İLETİŞİM
TIP SANATI
DANIŞMANLARIMIZ
KURSLAR
HAKKIMIZDA
ANASAYFA
 

Anasayfa / Tıp / Yayınlar
 
DR. E. HAKAN ERALTAN 
 
AVRASYA'DA FİZİKSEL TIP VE TÜRK DÜNYASINDA AKUPUNKTUR
Dr. E Hakan ERALTAN
SUMMARY
PHYSICAL MEDICINE IN THE EURASIA AND THE ACUPUNCTURE IN THE TURKISH WORLD
This article is about Turkish medicine from ancient time to present. It present that Turks play a very important role in oriental medicine. Turks take a big step in medical sciences as the other after concession to Islam.
Here the crucial point is Quran which includes all important imformation about medicine.
The study shows that the Islamic civilisation makes a very important contribution to oriental medicine.
Eventually the current medicine need a synthesis of Oriental and Western medicine especially for individual treatment.

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK TIBBI – AZERBAYCAN TIP ÜNİVERSİTESİ FİZİKSEL TIP VE REHABİLİTASYON A.D.BAKÜ – DR .E. HAKAN ERALTAN

Öncelikle tıbbın anlamını açtığımızda; tıp,  hastalığı tanıma, önleme,sağlığı koruma ve hastalığı tedavi etmenin bilimidir.Bu bilim, “sanatsal bir şekilde yoğrulmadığı zaman”, yapılan işlemler çok maddesel,teknik ve duygu yoksunluğu içinde tanımlanacaktır.

Emosyon dediğimiz durum ya da tavır,duygu tarafından üretilen düşünceleri ve bunların sonucunda ortaya çıkan davranış şeklini anlatır.Hekim,tüm bu duygu ve davranış durumlarına, bilim ve sanat konularına hakim olduğu için “hekim” diye adlandırılmıştır.

Astroloji,matematik,fizik,kimya,felsefe,psikoloji,tarih,görsel sanatlar gibi birçok farklı bilimden haberdar olmayı ve kendisini yakın ve kabiliyetli hissettiği için çok yönlü bir bakış açısına sahip ve gerçekten birçok konuya hakim olarak bu mesleği hak eder.Hekim olma yetisine sahip olan kişi, gördüğü usta-çırak eğitimi, tecrübe ve çalışmaların sonucunda içinde hissettiği sanatsal duyarlıkla hekim olur.

Günümüzde ise hekim kelimesi, doktor kelimesi ile yer değiştirmiştir. Doktor dediğimiz meslek,İngilizce terminolojide M.D (Medikal Doktor) yani tıpta doktora yapmış meslek erbabı,sadece günümüz tıbbi bilimlerinde yeterli olması kâfi sayılmaktadır.Buradaki anlayış,genelde sanatsal duyarlılık aranmayan ve maalesef belli kalıplarla düşünen, üretmeyen  bir zihne sahip  bir yapı vücuda getirmektedir. “Tıp doktorları” adını verdiğimiz, belli kalıplarla düşünen bu model, dünya sağlık örgütü WHO’ nun tanımladığı ruhsal, bedensel ve zihinsel bozukluklara sahip olan hastayı değerlendirmekte kanımızca çok yeterli olamaz.

Günümüzde yaratılan bu kalıp model, organa sağlık -dokuya sağlık -hücreye sağlık hedefleriyle ayrıntı düşünürken, Doğu’nun felsefe ve tıp yaklaşımı tüm beden ile, bilinç ve bilinç dışı, zihinsel düşünceyle ve ruhla bütünleşmeyi hedefler. Kanımızca bu noktada yapılması gereken, tarafları eleştirmek değil, bütünü düşünen sağlık yaklaşımıyla Doğu ve Batı, eski ve yeni, tarihsel ve güncel tüm bilgi birikimlerini bir araya toplamak,tarafsız bir şekilde korumak ve hekim adaylarına bunları kavratmak ve yaşatmaktır.

Bu görev bireysel  çabalarla değil,uygun şekilde organize olmuş bağımsız kurumsal yapılarla gerçekleştirilebilir.Bu kurumsal yapıyı size anlatmadan önce  Doğu’dan Batı’ya, eskiden yeniye, doğaldan yapaya, gelenekselden moderne ve ruhtan maddeye uzanan, tarihten günümüze tıbbın  yolculuğuna bir göz atalım……

İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK TOPLUMLARINDA TIP

İslamiyet öncesinde Orta Asya’da genelde göçebe topluluklar halinde bozkır kültürü yaşayan Türk topluluklarında, tabiata ve dini inançlara dayalı bir hekimlik sürdürülmekteydi. Orta ve Kuzey Asya’da geniş bir yer tutan Şaman topluluklarında tedavide “Şaman” hakim figür olarak kalmaktadır.Bunun sebebi Orta ve Kuzey Asya’da Şaman’ın girdiği vecd halinin çok önemli bir yer tutmasıdır.Bu bölgede vecd hali en mükemmel dini tecrübedir ve Şaman bu vecdî tecrübenin bizzat en büyük ustasıdır. Hatta Şaman tedavide tabib ile de yan yana bulunabilir.Tabib hastalığı ilaçla tedavi yaparken Şaman da,kendi yöntemleriyle,sihir ve efsunla tedavi etmeye çalışmaktadır. Ancak burada diğer ilkel topluluklardaki hekim anlayışından ayrı, birçok toplulukta görülen  büyü ve büyücülükten uzak bir sihirsel özellik vardır. “Ateşin üstadı” ve  “sihirsel uçuş” gibi kavramlar Şaman’ı diğer büyü ile tedavi yapanlardan ayırmaktadır. Şaman, vecd ile istiğrakın ustasıdır.Kendisini yetiştiren ustasından bugün tıbbi etik denilen kavramları almıştır.(1)

Türklerin meskun olduğu Orta Asya, bilhassa şimdi Sin- chan adı verilmiş olan Uygur bölgesi  tarihte bir “tıp bölgesi” durumuna gelmiştir.(2) Türk bilim adamlarından Ord.Prof.Dr.Süheyl Ünver haklı olarak söyle demiştir: “Uygur kültürünün üstünlüğü kişiye özel tıbba vermesidir”.(3) Bahsedildiği gibi Tıp, Türklerin büyük çapta çaba harcayan ve çok gelişme gösteren sahalarındandır. Türk vesikalarında, İran edebiyatında, Yunan ve Rum klasik eserlerinde Türk adının “güçlü” ve “güzel” anlamında gelmekle beraber, “sağlam” veya “sıhhatli” anlamında da geldiği Türklerin Tıp sahasındaki düşüncelerini ve Tıp kültürünü kavramak bakımından büyük önemi haiz bir belge olarak görülmektedir. Türkler tarafından açılan ve korunan büyük kervan yolu veya İpek yolu sayesinde Türklerin Doğu ve Batı arasında gene Tıbbı temaslar kurdukları ve ilaç ticaretini yaygın bir  duruma getirip, aynı yola “Tıp ve ilaç yolu” denilebilecek bir mahiyet kazandırdıkları bilinmektedir.Çin’de milattan önce 5.yüzyıldan milattan sonra 18.yüzyıla kadar olan çeşitli dönemlerde yazılan değişik kaynaklarlarda Türk tıbbının gelişmelerinden söz açılmış; Çin Tıp bilimiyle mukayese edilerek üstünlüğü itiraf edilmiştir ve tedavide uygulanan bir çok yöntemler dile getirilmiştir. Gerçekten, Türklerde Tıp, Çin, Hint ve Yunan Tıp biliminden farklı bir sistem oluşturmuş. Bahsi geçen sistemin temelinde evren, doğa, bütün canlılar ve diğer şeylerin çekirdeği dört temel unsura dayandığı ileri sürülen Tıp teorisi yer almaktadır. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda bu teorinin yabancılardan Türklere geçmiş bir kültür belgesi olduğu iddialarının yanlış ve onun Türklerin hayat ve sağlık hakkındaki düşüncelerinin ürünü olduğunu belirtilmekle birlikte aynı teorinin milattan önce 6.yüzyıllarda yabancı kültürlerin Tıp bilimine etki yapabilecek derecede gelişme gösterdikleri bildirilmektedir. Nitekim, eski zamanın ve daha sonraları tüm zamanların en büyük hekimi olarak benimsenen Yunanlı Hipokrat uzun bir süre İşkit-Sakalar arasında yaşamıştır.(4) Hipokrat, onların etkileri altında kalarak, “hava, su, toprak” ve “Tıp akılları” adlı kitapları yazmıştır.

Burada şunu belirtmek icap eder ki, Türkler, Doğu ve Batı’da bulunan bir çok kavimler arasında karşılıklı Tıbbı ilişkilerin kurulmasında bir köprü rolünü oynamıştır. Örneğin, Hint ve Orta ve Batı Asya menşeli 40 çeşitten fazla ilaç Türkler vasıtasıyla Çin Tıbbına sokulmuştur.

Karuşti, Brahmi, Sanskirt ve Sogd yazılarında yazılmış bir çok Tıp kitapları Türkler tarafından Çince’ye tercüme edilmiştir.Kuru iğne ile tedavi yapma yöntemi ve bazı nabız teşhisi  metodu Türkler aracılığıyla önce Orta Asya’ya, sonra Ön Asya ve Batı memleketlerine  yayılmıştır. Bundan başka, Moğollar tarafından Çin’e sevk edilen pek çok Türkler, Moğol ordusunda ve devlet makamlarında çalışmıştır. İçinde tabiblerin de bulunduğu bu Türkler, Moğol, Çin ve zamanın diğer toplumlar arasında taşıyıcı bir rol oynamışlardır.

Uygurlar, dünyanın en eski uygar milletlerinden biri olarak kabul edilen Çinlilere, uygarlık miraslarını bırakan halktır. Sadece 5000 yıllık maziye sahip olan Çin uygarlığı, aslında kendi atalarınca onlara aktarılan Uygur uygarlığıdır. Bunu ispat eden yazmalar, Tao tapınaklarında hiç kimseye gösterilmeden özenle korunmaktadır. Çin efsaneleri de Uygurlar’ ın 17.000 yıl önce uygarlıklarının zirvesinde olduklarını anlatmaktadır. Bu tarih, jeolojik olaylarla da uyum sağlamaktadır. (5)

Ne yazık ki, eski Çin’le ilgili tüm tarihi eserler, büyük Çin Seddini ( yani, o devirdeki Çin sınırını ) inşa ettiren İmparator Ching Shihuang tarafından toplatılıp yakılmıştır. (6)
İngiliz Araştırmacı James Churchward ‘ın Kayıp Kıta – Mu ve Mu Uygarlığı hakkındaki bilimsel araştırmalarına göre, dünyanın en eski uygarlıklarından biri olarak kabul edilen Çin uygarlığının sadece 5000 yıllık maziye sahip olduğu, bu uygarlığın aslında atalarınca onlara aktarılan Uygur uygarlığı olduğu, dolayısıyla ilk Çin İmparatorluğunun, damarlarında Uygur kanı taşıyan ve büyük Uygur uygarlığından nasibini alan kişiler tarafından oluşturulduğu mevzu bahistir. (7)

Bu açıdan bakıldığında, Uygur uygarlığından nasibini almış Çin’lilerin akupunkturu keşfetmesinden kuşkulanarak, acaba akupunktur Uygur buluşu mudur ? diye bir soruyu akla getirmek de gayet doğaldır.

Prof. Dr. G. R. Rahmeti Arat’ın 1930 ve 1932 senelerinde Berlin’de yayınladığı Zurkunde der Uiguren ve F.K.W. Müller’in Ein Beitrag zur ärzlichen Graphik aus Zentralsien (Turfan).  (Arch. f. Gesch. d. Med. Bd. 15.) adlı eserinde verilen bilgilere göre, Berlin Müzesi ‘nde saklanmakta olan, her iki tarafı eski Uygur yazısıyla yazılmış, Uygur – Buda kitabına ait 18.5 cm genişliğinde olan No.4 Tomarın Eski Uygurlara ait akupunktur tedavisiyle ilgili kıymetli tıbbi sayfa olduğu anlaşılmaktadır. (8)

İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK TOPLUMLARINDA TIP

İslamiyet öncesinde Orta Asya’da genelde göçebe topluluklar halinde bozkır kültürü yaşayan Türk topluluklarında, tabiata ve dini inançlara dayalı bir hekimlik sürdürülmekteydi. Orta ve Kuzey Asya’da geniş bir yer tutan Şaman topluluklarında tedavide “Şaman” hakim figür olarak kalmaktadır.Bunun sebebi Orta ve Kuzey Asya’da Şaman’ın girdiği vecd halinin çok önemli bir yer tutmasıdır.Bu bölgede vecd hali en mükemmel dini tecrübedir ve Şaman bu vecdî tecrübenin bizzat en büyük ustasıdır. Hatta Şaman tedavide tabib ile de yan yana bulunabilir.Tabib hastalığı ilaçla tedavi yaparken Şaman da,kendi yöntemleriyle,sihir ve efsunla tedavi etmeye çalışmaktadır. Ancak burada diğer ilkel topluluklardaki hekim anlayışından ayrı, birçok toplulukta görülen  büyü ve büyücülükten uzak bir sihirsel özellik vardır. “Ateşin üstadı” ve  “sihirsel uçuş” gibi kavramlar Şaman’ı diğer büyü ile tedavi yapanlardan ayırmaktadır. Şaman, vecd ile istiğrakın ustasıdır.Kendisini yetiştiren ustasından bugün tıbbi etik denilen kavramları almıştır.(1)

Türklerin meskun olduğu Orta Asya, bilhassa şimdi Sin- chan adı verilmiş olan Uygur bölgesi  tarihte bir “tıp bölgesi” durumuna gelmiştir.(2) Türk bilim adamlarından Ord.Prof.Dr.Süheyl Ünver haklı olarak söyle demiştir: “Uygur kültürünün üstünlüğü kişiye özel tıbba vermesidir”.(3) Bahsedildiği gibi Tıp, Türklerin büyük çapta çaba harcayan ve çok gelişme gösteren sahalarındandır. Türk vesikalarında, İran edebiyatında, Yunan ve Rum klasik eserlerinde Türk adının “güçlü” ve “güzel” anlamında gelmekle beraber, “sağlam” veya “sıhhatli” anlamında da geldiği Türklerin Tıp sahasındaki düşüncelerini ve Tıp kültürünü kavramak bakımından büyük önemi haiz bir belge olarak görülmektedir. Türkler tarafından açılan ve korunan büyük kervan yolu veya İpek yolu sayesinde Türklerin Doğu ve Batı arasında gene Tıbbı temaslar kurdukları ve ilaç ticaretini yaygın bir  duruma getirip, aynı yola “Tıp ve ilaç yolu” denilebilecek bir mahiyet kazandırdıkları bilinmektedir.Çin’de milattan önce 5.yüzyıldan milattan sonra 18.yüzyıla kadar olan çeşitli dönemlerde yazılan değişik kaynaklarlarda Türk tıbbının gelişmelerinden söz açılmış; Çin Tıp bilimiyle mukayese edilerek üstünlüğü itiraf edilmiştir ve tedavide uygulanan bir çok yöntemler dile getirilmiştir. Gerçekten, Türklerde Tıp, Çin, Hint ve Yunan Tıp biliminden farklı bir sistem oluşturmuş. Bahsi geçen sistemin temelinde evren, doğa, bütün canlılar ve diğer şeylerin çekirdeği dört temel unsura dayandığı ileri sürülen Tıp teorisi yer almaktadır. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda bu teorinin yabancılardan Türklere geçmiş bir kültür belgesi olduğu iddialarının yanlış ve onun Türklerin hayat ve sağlık hakkındaki düşüncelerinin ürünü olduğunu belirtilmekle birlikte aynı teorinin milattan önce 6.yüzyıllarda yabancı kültürlerin Tıp bilimine etki yapabilecek derecede gelişme gösterdikleri bildirilmektedir. Nitekim, eski zamanın ve daha sonraları tüm zamanların en büyük hekimi olarak benimsenen Yunanlı Hipokrat uzun bir süre İşkit-Sakalar arasında yaşamıştır.(4) Hipokrat, onların etkileri altında kalarak, “hava, su, toprak” ve “Tıp akılları” adlı kitapları yazmıştır.

Burada şunu belirtmek icap eder ki, Türkler, Doğu ve Batı’da bulunan bir çok kavimler arasında karşılıklı Tıbbı ilişkilerin kurulmasında bir köprü rolünü oynamıştır. Örneğin, Hint ve Orta ve Batı Asya menşeli 40 çeşitten fazla ilaç Türkler vasıtasıyla Çin Tıbbına sokulmuştur.

Karuşti, Brahmi, Sanskirt ve Sogd yazılarında yazılmış bir çok Tıp kitapları Türkler tarafından Çince’ye tercüme edilmiştir.Kuru iğne ile tedavi yapma yöntemi ve bazı nabız teşhisi  metodu Türkler aracılığıyla önce Orta Asya’ya, sonra Ön Asya ve Batı memleketlerine  yayılmıştır. Bundan başka, Moğollar tarafından Çin’e sevk edilen pek çok Türkler, Moğol ordusunda ve devlet makamlarında çalışmıştır. İçinde tabiblerin de bulunduğu bu Türkler, Moğol, Çin ve zamanın diğer toplumlar arasında taşıyıcı bir rol oynamışlardır.

Uygurlar, dünyanın en eski uygar milletlerinden biri olarak kabul edilen Çinlilere, uygarlık miraslarını bırakan halktır. Sadece 5000 yıllık maziye sahip olan Çin uygarlığı, aslında kendi atalarınca onlara aktarılan Uygur uygarlığıdır. Bunu ispat eden yazmalar, Tao tapınaklarında hiç kimseye gösterilmeden özenle korunmaktadır. Çin efsaneleri de Uygurlar’ ın 17.000 yıl önce uygarlıklarının zirvesinde olduklarını anlatmaktadır. Bu tarih, jeolojik olaylarla da uyum sağlamaktadır. (5)

Ne yazık ki, eski Çin’le ilgili tüm tarihi eserler, büyük Çin Seddini ( yani, o devirdeki Çin sınırını ) inşa ettiren İmparator Ching Shihuang tarafından toplatılıp yakılmıştır. (6)
İngiliz Araştırmacı James Churchward ‘ın Kayıp Kıta – Mu ve Mu Uygarlığı hakkındaki bilimsel araştırmalarına göre, dünyanın en eski uygarlıklarından biri olarak kabul edilen Çin uygarlığının sadece 5000 yıllık maziye sahip olduğu, bu uygarlığın aslında atalarınca onlara aktarılan Uygur uygarlığı olduğu, dolayısıyla ilk Çin İmparatorluğunun, damarlarında Uygur kanı taşıyan ve büyük Uygur uygarlığından nasibini alan kişiler tarafından oluşturulduğu mevzu bahistir. (7)

Bu açıdan bakıldığında, Uygur uygarlığından nasibini almış Çin’lilerin akupunkturu keşfetmesinden kuşkulanarak, acaba akupunktur Uygur buluşu mudur ? diye bir soruyu akla getirmek de gayet doğaldır.

Prof. Dr. G. R. Rahmeti Arat’ın 1930 ve 1932 senelerinde Berlin’de yayınladığı Zurkunde der Uiguren ve F.K.W. Müller’in Ein Beitrag zur ärzlichen Graphik aus Zentralsien (Turfan).  (Arch. f. Gesch. d. Med. Bd. 15.) adlı eserinde verilen bilgilere göre, Berlin Müzesi ‘nde saklanmakta olan, her iki tarafı eski Uygur yazısıyla yazılmış, Uygur – Buda kitabına ait 18.5 cm genişliğinde olan No.4 Tomarın Eski Uygurlara ait akupunktur tedavisiyle ilgili kıymetli tıbbi sayfa olduğu anlaşılmaktadır. (8)

TÜRK TIP TARİHİNDE AKUPUNKTUR VE MOKSA (DAĞLAMA) TEDAVİSİ

Akupunktur ve moksa,Çin tıbbının yaklaşık dört bin senedir uyguladığı tıp tarihinin en eski, en karakteristik tedavi tekniklerindendir. Temeli, insan bedeninin derisinin yüzeyindeki belirli noktalara ince iğnelerin farklı derinliklere batırılması esasına dayanır. Bu noktalar çoğu zaman hasta organlardan uzak ve anatomik olarak da onunla ilişkisi olmayan yerlerdedirler.

Akupunktur noktaları karmaşık ve gelişmiş bir fizyoloji teorisine dayanan,son derece sistemleştirilmiş bir model uyarınca birbiriyle bağlantılı diziler halinde toplanmıştır. Çin akupunkturunda on iki meridyen üzerinde (kalp,mide,karaciğer,dalak,ince barsak, kalın barsak,akciğer,böbrekler,safra kesesi,mesane,iki de özel meridyen) yaklaşık 618 akupunktur noktası bulunur. Çeşitli kaynaklarda bu noktalar sayı bakımından bazı farklılıklar gösterir(9).

Moksa ise,deriye doğrudan değdirilmek suretiyle veya dolaylı olarak ,yani temas ettirilmeden uygulanan yaprak sigara biçimindeki Artemisia(=Ai) kavının akupunktur noktalarına  tatbik edilen bir tedavi şeklidir. Hastalığın durumuna göre hafif termik uyarıcılarla veya tam tersine belirli noktayı dağlayarak uygulanır.

 

Uygur Tıbbî Metinleri:

Turfan’da Almanların yaptıkları kazılarda bulunan Uygur metinlerini Reşit Rahmeti Arat,Prusya Akademisi yayınları arasında iki cilt olarak yayınlamıştır (R.Rachmati-Rachmatullinzur Heilkunde der Uiguren.Berlin C.I,1930,C,II,1932) Bu eserden istifade ederek, rahmetli hocamız Süheyl Ünver 1935 de “Türk Uygur tababetine ait üç resim”  ile  1936 da “Uygurlarda Tababet” i kaleme almıştır.Bu eserdeki resimlerde günümüz akupunkturunun 15. ve 21.noktaları ve de metinde safra kesesi meridyeni ve “cun” (akupunkturda kullanılan parmak ölçüsü) gösterilmiştir.(9)

Tansuknâme-i İlhan der Fünûn-i Ulûm-i Hataî:

İlhanlılar devrinde tabib ve vezir Reşiddedîn Fazlullah’ın Gazan Han için Wang Shuho’ya atfedilen Kao Yang’ın  Çince tıbbî eseri olan Mo Chüeh’i,Siu-seh isimli Çinli bir hekimle öğrencisi Safiyeddin’e “Tansuknâme-i İlhan der Fünûn-i Ulûm-i Hataî” adıyla Farsça’ya tercüme  ettirdiği ve kendisinin de uzun bir mukaddime yazdığı bir kitap vardır.

İlk defa Süheyl Ünver’in Ayasofya Kütüphanesi’nde bulup tanıttığı(6,11) dört ciltlik eserin günümüze yalnız713/1313 tarihinde istinsah edilen 1.cildi kalmıştır. (Süleymaniye Kütüphanesi,Ayasofya Bölümü Nu:3596).

Çin tıbbını işleyen bu eserde akupunktur,moksa tedavi sistemi önemli bir yer alır.Eserin mukaddemesinde tabib Reşideddin  “Her ne kadar dilleri ve yazıları farklı olsa da Hatay, Çin,Maçin,Karahatay,Uygur vilayetlerinden Türkistan sınırına kadar bütün halk Hatay ahalisinin ilim kitapları ile amel ederler”(s.12),diyerek bin üçyüzlerden önce bütün Orta Asya’da Çin tıbbının bazı tekniklerinin yaygın olarak kullanıldığını ifade eder.

Tansuknâme’de akupunktur ve moksa tedavi sistemi geniş olarak açıklanmaktadır. Reşideddîn “Hatay halkı dağlamaya çok önem verir. Hatay ve Moğol tabibleri birçok hastalığı dağlayarak tedavi ederler”.

“Orta Asya  hekimleri dağlamada o kadar ileri gitmişlerdi ki yeni doğan çocukların bile beş altı gün sonra kafatasının tepesi dağlanırdı.Bundan,beyin hastalıklarından çocukları korumak ve beyni güçlendirmek amacı güdülmekteydi.Hatay’da dağlanmamış adam nadirdi. Bazılarına bir defada 20-30 dağlama yapılmaktaydı”(s.35),diyerek dağlamanın Orta Asya hekimlerinin vazgeçemedikleri bir tedavi yolu olduğunu söylemektedir.

Mukaddime’de bu tedavi yolunun tesadüfî noktalara yapılmadığı,belirli resimli kitaplarla öğretildiği “Hatay halkıyla Türkler,dağlama üzerine kitaplar yazarak dağlama yerlerini resimlerle göstermişlerdir”(s.36)cümlesiyle açıkça ortaya koymaktadır.(9)

Bu iki tedavi tekniğinin uygulama sahaları hastalığın akut veya kronik oluşuna göre değişir. Akupunktur daha ziyade hastalıkların akut durumlarında birkaç seans halinde, moksa ise kronikleşmiş hastalıklarda kullanılır ve bugünkü fizik tedavide kullanılan yüzeysel ısı ve soft lazer tedavisine benzer.

Akupunktur ve moksa tedavi teknikleri zaman içinde devamlı gelişmesine rağmen,temel ilkeler M.Ö.II.yüzyılda iyice yerleşmiş ve sistemleştirilmiştir. Türkler tarihleri boyunca akupunkturdan ziyade onun değişik bir tatbikatı olan moksa (dağlama) yı yaygın olarak kullanmışlardır(9).

İSLAM VE TIP KÜLTÜRÜ

Dini kaynakların tıpla ve biyoloji ile olan bağlantılarını ve bu dini kaynakların bilimsel düşünce ve tıp üzerine özellikle Araplardaki etkilerini incelediğimizde; dini kaynaklar deyince İslam’da iki  şeyin akla geldiği görülür. Bunlardan  biri Kur’an, öbürü de sünnettir ki bu ikisinden de bir üçüncüsü yani fıkıh  gelir. Böylece bu üç parametreyi de önce tek tek sonra da tıp ve biyoloji ile olan bağlantıları açısından incelememiz gerekir.

Kur’an ve tıp dediğimiz zaman Kur’an’da, bir tıp kitabı olmamakla birlikte insanın dünya üzerindeki varoluşu ile ilgili her tür konuda maddi, ruhi, sosyal ve gelecekteki hayatıyla ilgili konularda bilgiler ve öğütler vardır.

Tıp ve biyoloji açısından baktığımız zaman Kur’an’da önce söylenen şey; kendimizi tanımamız,zihnimizi ve vücudumuzu tanımamız ve Allah’ın işaretlerini buralarda incelememiz, gözlemlememizdir. 51.Surede şöyle der:

“Kesinlik arayanlar için dünya üzerinde ve kendi üzerinizde bütün işaretler vardır. Görmüyor musunuz?” Ve 65 ten fazla Kur’an suresi, insanı, kökeni, üremesi ve hastalıkları, iyileşmesi, tedavi biçimleri açısından ele almaktadır. Ayrıca hijyen, beslenme, alkolizm,genetik gibi konuların hepsine Kur-an’da yer verilmiş ve bu konular hakkında bilgiler aktarılmıştır.

Kur’an’da verilen  bilimsel verilerin kesinliği, batılılar için de şüphe götürmez. Fransız cerrah Doktor Maurice Bucaille,(10)  Arapçayı ve Kur’an’ı çalışmış, incelemiş ve şöyle demiştir. “Kur’an’da bulunan bu çok özel bilimsel içerik beni derinden etkiledi. Çünkü hiçbir zaman vahiyle gelen bir metinde bundan on üç asır önce  çok farklı ve bugün ancak modern bilimle anlayabildiğimiz  konularda bilgi verilmesi beni çok etkilemiştir”. Ayrıca  “Kur’an ve İncil’i karşılaştırırken kendisini çok etkileyen bir konudan bahseder ve şöyle der. “Böyle bir metinde ilk defa ve bol bol yaratılış,astronomi, dünya ile ilgili bir sürü bilgi, hayvanlar alemiyle ilgili bir sürü bilgi, bitkiler alemiyle ilgili  ve özellikle insanın üremesi ile ilgili bir sürü bilimsel bilginin bulunması son derece etkileyicidir. Halbuki İncil’de inanılmaz büyük bilimsel yanlışlıklar vardır. Ama Kur’an’da bir tane  bile böyle bir yanlışlık keşfedemedim. Ve böylece kendi kendime şu soruyu sormak zorunda kaldım: Eğer bir insan Kur’an’ın yazarıysa, nasıl 7. asırda bu tür  ve günümüzde modern bilimle öğrendiğimiz bilgileri  bilebilir ve yazabilir? Ben buna verebilecek bir cevap  bulamadım çünkü, hiçbir şekilde Arap yarımadasında oturan bir kişinin( ki o zaman Fransa’da Dagobert adında bir kral hüküm sürmekteydi)  bir sürü kişi için en azından on asır ileride olan bir bilgiyi kitaba aktarması imkansızdır”.

Kur’an’ın tıpla olan ilişkisinde önemli bir bölüm de Kur’an’ın yüksek sesle okunmasının psikolojik bir iyileşmeye neden olduğunun bilinmesidir. Kur’an’ın psikoterapatik rolü en azından inançlı kişi için inkâr edilemez.

Peygamber şöyle demiştir; “bal bütün hastalıklar bir için ilaçtır. Kur’an ise ruh için bir ilaçtır. Ben size bu iki ilacı da tavsiye ediyorum. Kur’an ve bal”. Ancak bununla birlikte hastanın doktordan uzak kalmamasını da istememiştir.

Sünnetle tıp arasındaki bağlantıya gelince; sünnet,peygamberin söylediği ve yaptığı şeylerin toplamıdır ve bunlar inanılır kaynaklar tarafından tekrar edilmiş ve kaydedilmiştir. Peygamberin ağzından çıktığı iletilen bir milyondan fazla hadisin sadece 5000 tanesi otantik  kabul edilmiştir.Bunlar da toplam 6 hadis  kitabında vardır. Sahih-i Buhari,Sahih-i Muslim,Sunane Ebu Davud. Bunlardan ilk ikisi, Buhari ve Sahih Müslim, bütün ulema için en otantik ve sıralamada Kur’an’dan sonra gelen kitaplar olarak kabul edilir. (10)  Bunların çoğunda da tıpla, hijyenle,hastalıkların iyileştirilmesiyle ve psikoterapatik tedaviyle  ilgili öneriler vardır. Leclerc’e göre peygamberin tıpla ilgili söylediklerinin ve verdiği bilgilerin en iyi toplandığı kitap Ebu Nuayim’in kitabıdır.(10)

Bu kitaptaki tüm bilgiler belli bir metodla sıralanmıştır ve bu sistem ve  sıralama aynen 1961’de Paris kütüphanesinde uygulanan  gibidir. Ve buna göre peygamberin üç çeşit tedavi biçimi kullandığı bilinmektedir.

Doğal ilaçlar,doğa üstü ilaçlar ve ikisinin birleşimi.

San Georgeo Darillano şöyle yazmıştır. “Muhammed tıbbı hiçbir şekilde laf ola değil, namuslu bir klinisyen şeklinde uygulamıştır. Örneğin bir salgın olduğu zaman ülkeyi terk etmeyi yasaklamıştır. Savaşa giderken yanında bir sürü tedavi malzemesi götürmüş, Müslümanlara hijyenik kurallar öğretmiş ve bütün bunlar, özellikle tedavi ve hijyen peygamberin dünyevi uğraşları içinde ilk sırayı almıştır”.(10)

Tıp konusu bilgileri de öylesine genişti ki Ortaçağdaki bilim adamları ve din adamlarının çoğu, hastalığı Allah’ın bir isteği olarak düşünürken ve tedaviye karşı çıkarken, Muhammed kaç asır önceden bütün hekimlerin kendilerini tedavi etmelerini ve kendi hastalarını da tedavi etmelerini önermiştir. Savaşta Muhammed, yaralılara ayırdığı bir çadır oluşturmuş, başına da bir kadın hemşire koymuştur ki adı da bilindiği gibi Ranida ‘dır. Bu, bir şekilde bir savaş ortamımda oluşturulmuş ilk hastane çadırlardan  biri olarak kabul edilir.

Leclerc, Arap Tıbbı hakkında yazan önemli bir tarihçidir ve peygamber için şöyle söylemiştir. “Kına,bal,peganum harmala denen madde en çok tavsiye ettikleri şeydi. Sinameki, hadislerinin çoğunda vardır ve sinameki ilk kez Muhammed’in ağzından bir dökümanda geçmiştir. Birçok meyva da tedavi amaçlı olarak tavsiye edilmiştir”.(10)

 

Muhammed şöyle demiştir;

 “İyileşme özellikle üç şeyle elde edilir: Bal,koterizasyon (dağlama) ve hacamat”.Ayak ağrılarında kınayı, balı ise her yerde kullanmıştır.

 

Muhammed’in kendisi Abis Ben Kap tarafından koterize edilmiştir ve kanatılmıştır,yani hacamat edilmiştir. Ayrıca  baldırında bir ağrı nedeniyle vantuz işlemi yaptırmıştır. Bir yaranın hemorojiye dönüşmesi sonucunda da kızı Fatma papirüs yakmış ve külleri  hemorojiyi durdurmak için yaranın üzerine koymuştur. Muhammed de hemorojiyi Sadben  Muad denilen insanın üzerinde koterizasyon yaparak durdurmuştur. Baş ağrısı ve ateş durumlarında soğuk kompresler ve hacamat kullanmış ama enseden yapılan vantuz çekme işini ya da şişe çekme işini kesinlikle yasaklamıştır. Çünkü bunun hafızanın yeri olduğunu ve hafızayı bozacağını düşünmüştür.

Hacamat; sebebi belli bir hastalığın tedavisi olmaktan ziyade,kan fazlalığının vücutta meydana getirdiği rahatsızlıkları gidermek için kullanılan bir tedavi usûlüdür. Hacamatla alınan kan temiz kan değil,kirli,koyu,pıhtılaşmış,derinin altındaki atıl kandır.(11)

Bu kan damardan değil,deriden alınır. Hacamatla pıhtılaşmış koyu kan alınınca,vücuttaki kanın akışkanlık özelliği artar ve damarlardaki dolaşım kolaylaşır. Deri hafifçe bir neşter ile çizilir ve üzerine ağzı geniş bir cam kap kapatılarak emici gücün etkisi oluşturulur ve kirli kan vücuttan uzaklaştırılır.Hacamat,vücudun değişik bölgelerine uygulanabilmekte ve hasta organa yakın yerler özellikle tercih edilmektedir. Kullanılan malzeme hijyenik olmalıdır.

Hacamat’ın hiçbir yan etkisi olmadığı gibi tamamen doğaldır,ağrı ve acı hissedilmez. İz bırakmaz. Aynı gün iyileşme görülür ve vücutta çok büyük rahatlama olur.Hacamat’la tedavi usulü binlerce yıldır uygulanan en eski tedavi şekillerinden olup, günümüzde de İslam ülkelerinin yanı sıra, Çin’den Almanya’ya,Malezya’dan Kanada ve Avustralya’ya kadar pek çok ülkede bir tıp yöntemi olarak uygulanmaktadır.(11)

Türkiye’de bu yöntem Sağlık Bakanlığınca tanınmadığı için, ehil olmayan kişiler  tarafından, sağlıksız  koşullarda uygulanmaktadır.

Peygamber hadislerinden birinde şöyle söylemiştir:

“Damardan veya deriden kan aldırmak,tedavi olduğunuz şeylerin en faydalılarındandır”.

“Sefer ediniz şifa bulunuz,oruç tutunuz şifa bulunuz,hacamat olunuz şifa bulunuz”.(11)

Aynı zamanda Muhammed, Araplarda çok yaygın olan doğa üstü ve batıl tedavi şekillerini (büyü,muska gibi) tamamen yasaklamıştır.

Psikoterapi açısından da önemli önerileri vardır. Mesela şöyle demiştir öfkeyle ilgili olarak: “ öfke insan kalbini kıran, mahveden bir şeydir. Görmüyor musunuz ki öfkelenen insanın bütün damarları kabarmakta ve gözleri kızarmaktadır. Sizden herhangi biri öfkelendiği zaman, ayaktaysa otursun,oturuyorsa yatsın ve hiçbir şekilde öfkesini dışarı vurup onu başkalarına  hiçbir şekilde kin ya da  kötülük ederek  bunu  yansıtmasın. Ama en önemlisi aranızda yenilmez kişi, öfke anında kendini kontrol edebilen kişidir. Eğer içinizden birisi  öfkelenirse suyla bu öfkeyi gidersin, çünkü öfke ateştendir ve ancak suyla bu ateş  söndürülebilir”.

Dikkati çekmek gerekirse bu gelenek, hidroterapide bilinen bir yöntemdir.(10)

Ebu Davud’un söylediği bir hadise göre peygamber şöyle demiştir ki “öfke şeytandan gelir ve şeytan ateşten oluşturulmuştur ve ancak ateş suyla söndürüldüğü için öfkelenen kişi suyu kullansın ve aptest alsın”. Bu kadar ki, kendisinden herhangi bir öğüt isteyen bir kişiye peygamber tek bir cümleyle cevap vermiştir. “Öfkelelenme”!(10)

Peygamberin tıpla ilgili  bilgilerden bahsederken verdiği ilaç olarak kullanılabilecek doğal  gıdaların listesine  bakarsak; kayısı, sarımsak, aloe, badem,amber balık gibi besinlerin baş sıraları aldığını görürüz.

Ayrıca zeytinyağ,kimyon her tür hurma,incir,kına,limon,nar,papatya özellikle tavsiye ettiği şeylerdir. Bunlara biraz daha eklemek gerekirse,taze olan süt, mercimek, kavun, nane, misk gibi maddeleri de sayabiliriz.

TIP, HASTA,DOKTOR, HASTALIK VE İSLAM AÇISINDAN TEDAVİ ŞEKİLLERİ

Peygamber şöyle demiştir; “ bilimin iki çeşidi vardır.Biri vücut bilimi,diğeri  din bilimidir”. Buna göre peygamber, vücutla ilgili bilimi dinle ilgili bilimin önüne almıştır ve dini  bilimlerde uzman olmaktan sonra en asil ve en yüksek şeyin tıp biliminde uzmanlık olmak olduğunu söylemiştir. İslamiyetin tıp üzerinde oynamış olduğu rol hiçbir şekilde inkâr edilemez.

C.W.Turner şöyle demiştir(10) “ İslam,bütün bilimlerde çok önemli bir rol oynamakla birlikte en çok tıp alanında faydalı olmuş ve rol oynamıştır. Şu anda halen İslam Tıbbı hak ettiği yere oturtulamamıştır. Birçok yaygın kanının aksine İslam dini,bütün batıl itikatlarla,büyüyle,başka bazı inançlarla özellikle tıp konusunda bu tür şeylerle devamlı olarak savaşmıştır. Arapların zihnini,atalarından gelen bu mitlerden  arındırıp tamamen objektif ve mantıksal bir düşünce sistemi oluşturmak için uğraşmıştır. Prof.Chati, İslam’dan önce astrolojiye, taşlara,büyülere,büyücülüğe, cadılığa ve bu tür şeylere dayanan Arap Tıbbının, İslamiyetin gelişinden sonra bugün modern tıpla baş edebilecek kadar kuvvetli bir tıp haline  geldiğini söyler.(10)

Bilgin Muhammed Birem El Hamis’in söylediğine göre kitabında, İmam Ebu Hanife ve diğer doktorların, dini kurallara göre, içinde doktor olmayan bir ülkede ya da şehirde  oturulamayacağını  söylemiştir. Arap kültüründe bir şehir ancak içinde yetkin bir doktor, akan bir su, adil bir hakim ve aktif bir pazar varsa yaşanabilir.(10)

Müslüman toplumunda enteresan olan başka bir şey de hastanın hiçbir şekilde toplumdan ayrılmamasıdır. Bir hastaya ziyaret yapmak,özellikle peygamber tarafından en çok tavsiye edilmiş şeydir. Ancak hasta ziyaretlerinin de  “adab-ı ziyaret” denen bazı kurallara bağlandığı bilinmektedir. Peygamber; “bu ziyaretler kısa süreli ve hastanın moralini yükseltecek şekilde olmalıdır. Eğer ona yaşamla ilgili bir umut vermiyorsanız hiç gitmeyin, bu belki onun kaderini değiştirmeyecektir ama morali üzerinde son derece olumlu bir etki bırakacaktır”demiştir.

İbn-i Abbas der ki; “ peygamber kendisi bir hastaya gittiği zaman neden sıkıntısı olduğunu sorardı,nasıl hissettiğini sorardı ve ne yemek istediğini sorardı sonra elini hastanın alnına kor,bazen de kalbinin üstüne kor ve onun için dua ederdi ,ona bir ilaç yazardı. Ayrıca, hastanın her istediğinin etrafındakiler tarafından yapılmasını ve ona durumu müsait olduğu kadarıyla istediği şeyi yemesini sağlamalarını isterdi”.İslam geleneğine göre  hastalık, günahlardan arınmanın Tanrı tarafından lütfedilen bir şekliydi. Ebu Hureyre’nin söylediğine göre , “ herhangi bir müslümanı etkileyen  kronik bir hastalık, yorgunluk, endişe, üzüntü, ağrı en ufak bir iğne batmasına kadar olabilecek her türlü fiziksel  rahatsızlık onun bütün günahlarını azaltır.Bir iğne batmasından çok çok daha önemli  bir hastalığa kadar herhangi bir hastalığı geçiren her bir Müslüman Tanrı tarafından affedilir ve günahları bir ağacın yaprakları gibi  düşer gider.(10)

Şu da önemli bir konudur;  peygamber, duaların, namazın psikoterapik amaçlı kullanılmasını istemiştir. Bugün de bunlar kabul edilmektedir ve tamamen organik olan hastalıkların dua edenlerde etmeyenlere göre çok daha çabuk ve tamamen geçtiğine dair çok önemli araştırmalar ve bilimsel sonuçlar vardır. İnançlı bir müslüman için, iyileşme prosesi dua ile sağlanan bir rahatlık ve sakinlik hali ile tetiklenmektedir. (10)

İslam bize daima en iyiye doğru gitmemizi söyler: 39.surede şöyle bir söz vardır.

“Kullarıma iyi haberi ver, önce bilgiyi dinleyen sonra onu izleyen ve onun içindeki en   iyiyi bulup onu  izleyen kullarıma müjdeyi ver.İşte akıllı olanlar onlardır.”

Bu tür eğilim,batıda ancak 19.yüzyıl düşünürleriyle birlikte ortaya çıkmıştır. Daha önce böyle bir felsefe sistemi ortada yoktu. Böylece bilimsel metodolojiyi öneren gözlem ve hipotezin oluşturulması ve sonra bu hipotezlerin deneylerle doğrulanması üzerine kurulu olan 19.yüzyıl ve sonraki düşünce sistemi ve bilimsel metodlar çok uzun zaman önce Kur’an’da verilmiştir. Bir sürü ayet bizi önce gözleme yönlendirir, daha sonra düşünceye ve hipotezin oluşturulmasına ve daha sonra da deneyimlemeye. Bu zaten modern  bilimin insanının  yöntemidir.

DUA VE TIBBİ ETKİLERİ

Afif Abdel Fattah Tabbara’nın Ruh Asala  ve Fi El  İslâm,yani  “İslâm’da Duanın Anlamı” adlı eserinde şöyle demiştir. “Artık dinin kökenini anlayabilir ve ona bir tanım verebiliriz. Bu bilinmeyen ve kaderimizin  elinde olduğunu hissettiğimiz  güçle bizim aramızda, özellikle zor zamanlarımızda kurulan bağdır. Demek ki dua,eylem halindeki dindir, ya da gerçek dindir”demiştir. (10)

Aynen hata-yogadaki asanaya benzer şekilde bir rekat stereotip hareketlerin zincirleme şekilde tekrarlanmasıdır. Önce ayakta durulur,sonra alın hizasına kollar kaldırılır,sonra bunlar Allah’ın ismi söylenerek iki yana bırakılır. Böylece duanın başlangıcı yapılır. Kur’an’ın birinci suresi olan Fatiha okunur ve başka bazı sureler okunur ve nihayet vücut kafesinin öne doğru eğimi ile oturulur dizlerin üstüne konur,sonra öne eğilinip alın öne yere konur. Tekrar geri oturur pozisyona geçilir,sonra tekrar ayağa kalkılır. Ayrıca bütün bu hareketler sırasında ve sonrasında söylenmesi gereken duaların formülleri vardır. Yavaş yavaş yapılan bu hareketler tamamen yumuşak ve ritmik olmalıdır. Sonuçta bu hareketler inanan bir müslüman tarafından her gün 20 rekat yapılmaktadır.

Bir Amerikan üniversitesinde nörolog  olan Dr.Fares Azoni de Müslümanların namazının, vücuda getirdiği, özellikle omuriliğe getirdiği kas rahatlaması ve gevşemesi ile ilgili (özellikle bu namaz küçük yaşlardan itibaren yapılıyorsa) faydaları üzerine makaleler yazmıştır. Ayrıca omurga kaslarına dair zayıflıklardan oluşan hastalıklara karşı bir koruma oluşturmaktadır. Şu şekilde bir hadis vardır. “Son yargı gününde Allah, omuriliğini duaları sırasında  dümdüz tutmayan kullarına bakmayacaktır” demektedir. Burda eğer bir karşılaştırma yapacak olursak,bu bütün hata-yoganın ana kavramıdır.

Demek ki omuriliğin bütün organizma üzerinde çok büyük bir önemi olduğu bugün bilinmekle birlikte o gün de dualara ve namaza konulan hareketlerle belirlendiği görülmektedir.

Duaların terapötik etkileri de vardır. Örneğin,mucize iyileşmeler gibi. Çünkü insan sadece bir vücut değil,bir zihin ve ruhtan oluştuğu ve bunun tamamının bir psikosomatik bir birleşim olduğu yani üç bileşenden meydana gelen toplam bir organizma olduğu bilinmektedir. Bileşenlerden her birinin kendine özgü ihtiyaçları vardır. Nasıl ki fiziksel vücudun gıdaya,harekete ihtiyacı varsa,zihinsel bölümün entelektüel ihtiyaçları varsa, ruhi bölümün de yaşamını ve gıdasını duadan aldığı Carrel tarafından söylenmiştir. Ayrıca tıpla ilgili olan herkes Louides’a gönderilen ve büromedikal arşivlerinde gözlemleri bulunan hasta kayıtlarını inceleyebilir.Sonuçta,bu incelemelerin sonucunda, tıp akademisinin tıp ve din komitesi New York’ta Frederick Petersan’ın başkanlığında şu kanıya varmıştır. Lourdes’a  bir üyesini göndermek ve olan olayları incelemek istemiştir. Sonuçta tıbbın getirdiği bütün faydalarla birlikte duanın mucize iyileşmelere neden olduğu ya da tıbbın getireceği iyileşmeyi hızlandırdığı bir sürü bilim adamı tarafından belirtilmiştir. (10)

ORUCUN TANIMI:

İki çeşit oruç tanımlanmıştır. Biri dini oruç,diğeri hijyenist ya da deneysel oruç. Dini oruç dediğimiz zaman İslam’daki oruçtan bahsediyoruz. Bu tamamen sakinlik, hareketsizlik, dinlenme ve denge konumunda bazı şeylerden mahrum kalmaktır. Aynı zamanda belirli bir sürede bazı şeyleri yemez içmezken kişinin,kötü kelimeler telaffuz etmemesi ve kötü davranışlarda bulunmaması gerekmektedir. Eğer birisi onunla kavga etmeye çalışırsa ya da hakaret ederse,ona ben oruçluyum diye cevap vermelidir. Bu yeme ve içmenin gün ışığı olduğu sürece kesilmesi olayı, hiçbir şekilde kendini yalandan ve yapaylıktan alıkoymayan kişiye verilmemiştir. Burdan da anlaşılacağı gibi oruç tutan bir müslümanın sadece fizik olaylı değil,zihinsel, etik,duygusal ve ruhsal alanda da kendini düzeltmesi gerekmektedir. Çünkü İslam insanı bir bütün yani psikosomatik bir bütünlük olarak ele almaktadır. Bu da günümüzde olması gereken tıbbi yaklaşımın özüdür.(10)

ORUCUN TIBBİ ETKİLERİ

Peygamberin dediğine göre oruç,organizmayı yeniden yapılandırmaya ve daha iyi bir sağlığa götürmektedir. Şöyle demiştir peygamberimiz; “oruç tutunuz,sağlığınız iyileşecektir”. Bu demektir ki oruç,sağlıklı bir organizma için olduğu kadar hasta bir organizma için de geçerlidir.

Upton Sinclair de aynı anlamda şöyle demiştir.(10) “Oruç bize yeni bir sağlık seviyesi vermektedir”. Hem yaşlılar  yenilenir,organizmaları tamir olur, organizmaları iyileşir. Shelton  bunu böyle bildirmiştir. İnsan vücudundaki bir sürü yumuşak doku oruç sırasında kilo kaybeder. Fakat oruç sırasında bütün kaynaklar harcanmaz,biyolojik açıdan en önemli olan organlar önem sırasına göre beslenir. Önce yağ kaybolur,sonra diğer dokular kendi yararlılık derecelerine göre kaybolurlar. Ama en önemli ana dokular kendi gıdalarını otoliz  sayesinde elde ederler. Böylece organizma rezervlerinin üzerinden yaşar ve  bütün organlar kendi ana yapı  maddelerini kalbin ve genel iç dengenin korunması için harcarlar.

Ayrıca oruç bütün organlara fizyolojik bir dinlenme dönemi sağlar. Oruç sırasında metabolizma ¼ ila 2/5 oranında yavaşlar. Sağlıklı oruç tutan kişide lökositlerin azaldığı ve bazı anemi vakalarının düzeldiği görülmüştür. Şikago’da yapılan bir araştırmada Dr. Tilden şöyle söylemiştir.(10) Pernisyöz  anemi vakalarında eğer gıda kesilirse, beslenmeleri azalırsa bu hücrelerin sayısı  bir haftada artacaktır, ikiye katlanacaktır.

Oruç Asidoza Neden Olur Mu?

Dr.Weger,orucun başında ortaya çıkacak bazı semptomların asidoza benzediğini söylemektedir. Bunlar yorgunluk,ağız mukozasında kızarma,bacaklarda veya sırtta ağrılar,bazen uykusuzluk ve nefeste meyvamsı bir koku. Fakat Dr.Weger bunları fizyolojik olarak kabul etmektedir ve orucun asidoza sebep olamıyacağını ,çünkü pletorik kişilerde asidozun daha çok olduğunu söylemektedir.(10)

Dr.Hang da şöyle söylemektedir.(10)Tedavi amaçlı yapılan oruç hiçbir zaman asidite oluşturmaz,bunun aksine eğer varsa asidoz durumunu yok eder.

Shelton’a göre orucun deride etkileri şöyle olur. Derinin pembe renk ve ince dokusu, oruç sırasında derinin maruz kaldığı gençleşme olayının bir sonucudur. Lekeler ve bozukluklar kaybolur ve ince derideki çizgiler ortadan kalkar,bu derideki iyileşme de vücudun içerisindeki iyileşmenin bir yansımasıdır.(10)

Margulis’e göre solunum ve esas önemli olan organların fonksiyonu oruç sırasında iyileşmektedir. Shelton’a göre en çok akciğerler oruçtan fayda görmektedir,bu da tüberküloz gibi bazı hastalıkların gıdadan mahrum kalınan  dönemlerde  düzelmesi ile doğrulanmaktadır.(10)

Mide ve sindirim sistemi üzerinde de orucun önemli faydaları var. Midenin normal fonksiyonlarının azalmasıyla birlikte kuvvetlenmesi,dinlenmesi,  kaslarının,hatta salgı bezlerinin  yenilenmesi söz konusudur.

Sinir sistemine gelince,oruç sırasında  omurilik,beyin ve sinirler vücut fonksiyonlarını kontrol etme yeteneklerini çok daha iyi bir şekilde yaparlar. Çünkü normal bir şekilde beslenirler ve beyinde ve omurilikte hiçbir yapısal değişiklik meydana gelmez. Bunun yerine bir sürü felç, nevrit, nevralji, epilepsi vakasında iyileşmeler görülmüştür. Bunlar, Dr.Rabagliati tarafından açıklanmıştır.(10)  Ve bu kendi tedavi yönteminin de temelini oluşturmaktadır.

Orta çağda ve  hatta daha sonraki dönemlerde üreme konusunun etrafında bir sürü batıl inanç ve mit vardı. Başka nasıl olabilirdi ki,o kadar karışık tıbbi mekanizmalara sahip ki, insanın anatomiyi ,mikroskobu ve diğer tüm bilgileri keşfetmesi gerekirdi.

Ancak,Kur’an’da bir sürü yerde insanın yaratılışı,kökeni ve embriyonik gelişimleriyle ilgili,anne uterusunda uğradığı değişikliklerle ilgili, hamilelikle,doğumla ilgili yani büyük filojenez ve ontogenez fazlarını anlatan, tarif eden bilgiler bulunmaktadır. Bu konuyu Dr.Maurice  Bucaille, harika eseri; İncil,Kur-an ve Bilim adlı kitabında şu kelimelerle anlatmıştır:(10)

Üreme,bütün antik eserlerin,eski insanlığın ayrıntılarına girdiği ve devamlı olarak incelediği ve kaçınılmaz olarak bir sürü hatalı kavramlara  kapıldığı bir konudur.

ARAP TIBBI’NIN AVRUPA’DAKİ ÜSTÜNLÜĞÜ

Muhammed Ali Kureyş-i Cina’nın, geçtiğimiz son 20 yıl içinde  yaptığı gözlemlere göre bütün dini,milli,politik farklılıklar, düşünce farklılıkları,kıskançlıklar,kin,nefretin hepsi cahilliğe, tamamen önyargıya ve ilgisizliğe dayanmaktadır. Cina’ya göre, sadece İslam ülkeleri bu tür hastalıklardan muzdarip değildir. Gelişmiş ve medeni dediğimiz  ülkelerde de bu komik sendromun kurbanları çoktur. Bunun en üzücü tarafı, hangi ülkeyse o ülkedeki eğitimli ve  aydın sınıfın diğerlerine göre daha fazla bu sendroma kurban oldukları görülmektedir. Sebebi bilinmeyen ve travmatik cahillik kompleksi içinde ırk üstünlüğü düşünceleriyle, din farklılıklarıyla o kadar büyük bir kötülük oluşturulmuştur ki farklı kültürlerdeki çok önemli eserlerin,düşünürlerin, keşiflerin ,buluşların diğer kültürlere aktarılması dahi bu amaçla durdurulmuştur.(12)

Eğer tarihe bakarsak; Hristiyan Batı’da Arap Tıbbı büyük bir çıkış göstermiş ve bu dünyaya tamamen hakim olmuştur. İslam ordularının Hristiyan Batı’ya yürümelerinden önce,Batı’da herhangi bir okul ve üniversite yoktu ve özellikle herhangi bir bilgiyi öğrenmek ve öğretmek  tamamen yasaklanmıştı. Din adamları,papazlar ve hatta papa bile herhangi  bir bilgiye sahip değildi ve tamamen cahildiler. Bugün 20.yy’da bulunan üniversitelerin hiçbiri, buna Cambridge de dahil olmak üzere  yoktu. Ancak Cambridge Üniversitesi’nin 7.yy’da var olduğunu iddia eden bazı fanatik cahiller vardır fakat maalesef fanatizmin varlığı tarihi gerçekleri örtemez. Quiller Couch’un (12)söylediğine göre bu üniversitelerin nasıl başladığı bilinmemektedir. Ama Oxford ve Cambridge’in nasıl kurulduğunu nispeten biliyoruz. Bu profesör hangi  konuların eğitiminin hangi yıl başladığını araştırıp  yazarken şunu söylemiştir.1620 yılında Cambridge’de Arap Edebiyatı enstitüsü kurulmuş,anatomi kürsüsü ise ancak 1720 yılında kurulmuştur. Eğer bir bilgi akımı vardıysa da bunların da çoğunun sahipleri müslüman adlarıdır ve bu bilgilerin tohumları o zaman müslüman olan İspanya üniversitelerinden gelmişti. Bunların Batı’daki temsilcisi de Montpellier Üniversitesiydi. Cambridge üniversitesi’nin başlangıcında Montpellier Üniversitesindeki öğretmenler Arap, ya da Arap Yahudilerdi ve öğrenciler de Araptı. Müslümanların bilim ve sanatı, onlar batıya gelmeden evvel Hristiyan Batı’da hiçbir şekilde bilinmiyordu. Bilim ve sanat yoktu. Bu tarihi gerçek Batılı tarihçilerin bilgileri kullanılarak bildirilmiştir.

S.P.Scot bildirmiştir ki;(12) modern bilim hiç kuşkusuz her şeyini Arap dehalarına borçludur ve modern bilim ve araştırma metodları ve ruhu açısından 12.asır Arap filozoflarına çok şey borçludur.Toledo’lu Al-Zarkal ilk defa Eliptikal Orbitin varlığından bahsetmiştir.(12) Abdul Hasan Ali çok uzun mesafelere yayılan gözlemleri sonucunda kutuplarla ilgili ve merkürün hareketleriyle  ve güneşin hareketleriyle ilgili önemli bilgiler  vermiştir. Tanjant hesapları için İbn Cunis’in formüllerini devamlı  olarak kullanmışlardır ve bunlar yayınlandıktan tam 600 sene sonra dahi tanjant ve sekant formüllerinin varlığı Batı’da  bilinmemektedir.El Hazen’nin keşifleri optik konusunda çok çok önemlidir. Belki de Orta Çağda Hristiyan ülkelerle Batı’da İslami olan bölgeleri karşılaştırmak akıllıca olacaktır.

Roger Bacon (12) isimli bir papaz 1240’lı yıllarda Oxford’da eğitim gördükten sonra Paris’e gelmiştir. İtalya’yı da ziyaret etmiş ve İslam ile ilgili çalışmalar yapmıştır. 1267 yılında yazdığı kitabında son 20 yılda gizli kitaplara ve aletlere  20000 pound’dan fazla harcadığını Yahudi dilini ve Arapçayı öğrendiğini söylemiştir. Fakat maalesef günümüzde bazı fanatikler Roger Bacon’ın Arap etkisinden kurtulmuş ilk Avrupalı olduğunu söylerler. Bu egoist iddia hiçbir şekilde temelli değildir. Tam tersine Roger Bacon tamamen Arap etkisi altındaydı. (12)

Scott,(12) Avrupalı Müslümanların tarım alanında ve tarımsal endüstride nasıl ilerlediklerini anlatan kitap yazmıştır.Aynı zamanda Müslümanların mühendislik yeteneklerinin ve başarılarının da ayrıntılı bilgilerini vermiştir.

İslam-Arap tıbbına hak ettiği değer zamanımızda ve umarız ki gelecekte verilecektir.

İSLAM DOKTORLARI VE İSLAM TIBBI,İSLAM’IN ŞAFAĞINDAN ALTIN ÇAĞA

Arap İslâm Tıbbı’nda tarihi olarak  4 dönem olduğu varsayılıyor. Doğrusu iki ana bölüm düşünebiliriz. Birincisi,İslâm’ın kuruluşundan başlayarak altın çağa kadar,diğer bölümü de altın çağdan bu tıbbın unutulmasına,ya da üzerinin örtülmesine kadar sürer. 1258’de Moğollar’ın Bağdat’ı almasından sonra İtalyan Rönesansı gelir. Daha sonra da 18.yy’a kadar bir düşüşe geçilir. Günümüze daha yakın çağlarda da tekrar modern Arap İslam ülkelerinde eski Arap Tıbbı’nın canlanması vardır.

İlk dönem 7.asırdan 11.asıra kadar sürer. Bu dönemde halifelerin çevresinde bir çeviri furyası başlamıştır. Bütün antik eserler çevrilmekte, üzerinde yorumlar  yapılmakta ve özümsenmekteydi. Bu Yunan Tıbbı’nın ,Suriye,İran ve Hint Tıbbı’nın İslam’a uyarlanmasıdır. Peygamber zaten teolojinin yanına en önemli iki bilimden biri olarak  tıbbı yerleştirmişti ve o andan itibaren tıbba gösterilen ilginin sebebi buna bağlıdır.

İslam’ın çok erken devirlerinde Mısır’ın ele geçirilmesi, İskenderiye’deki meşhur okul ile ilişkiye geçilmesini sağlamıştır. Bu ekolun bilimsel dogmasını oluşturan Gayle’nin  (13) 16  kitabı çevrilmiş ve üzerinde yorumlar yapılmıştır. Emevi halifelerin muhteşem hükümdarlığı sırasında Semerkant’a ve Anadolu’ya kadar imparatorluk genişlemiştir. Ama Arap İslam Tıbbı’nın esas altın çağı 750 ile 800 yılları arasında başlar. Bu Abbasi halifelerinin Bağdat’ta  hüküm sürdüğü zamandır ki bu Abbasi halifelerinin en meşhuru Harun  Reşit El Mansur ve özellikle 7. halife olan El Mamun’dur. Bunlar bilimi müthiş bir toleransla sonuna kadar desteklemişlerdir. O zaman bölgede bulunan Ortodox dindarlar, bilime karşı oldukları için,El Mamun’un inananların kumandanı şeklindeki lakabını,inançsızların kumandanı olarak değiştirmekten de çekinmemişlerdir.

Gerçekten de ilk Abbasi halifeleri büyük bir heyecanla eski antik bilimlerin incelenmesine  giriştiler. Çok önemli Yunan el yazması eserleri satın aldılar,ya da istilâ ettikleri yerlerden kaldırdıkları ve Beyit El Hikme denilen kraliyet kütüphanesinde bunların hepsini korudular. Arapçaya çevirttiler ve böylece saraydaki bütün bilim adamları bunlardan yararlanabildi. 9.asrın sonunda Hipokrat ve Bizans’taki tıpla ilgili bilgilerin  tamamı Arapçaya çevrilmişti. Bu dönem boyunca Doğuda Gazneliler, Abbasiler, Fatimiler, Selçuklular hüküm sürmüştür. En büyük Arap doktorlarının yetiştiği,tıp adına en önemli gözlemlerin yapıldığı dönemdir. İslam medeniyetinin en parlak zamanıdır. Çok büyük ilerlemeler kaydedilmiştir.(Özellikle astronomi,felsefe,matematik,fizik,kimya ve tabi ki tıp alanında). Bu sefer de Arap-İslam Tıbbıyla ilgili eserler Batıda Arapça’dan Latince’ye ve Yahudi diline çevrilmiş,bu 13.yy’a kadar sürmüştür.

İbni Sînâ’nın,El Biruni’nin,El Gazali’nin,İran’da ve Hindistan’da El Gorgani,Hasan İbni El Haytam,İbn-i Rıdvan,Ammar El Mansuli,Mısır’da İbn-i Butlan gibi insanların son derece önemli eserler verdiği ve tanındığı,eserlerinin Arapça’dan Latince’ye çevrildiği bir dönemdir.(13)

Bu dönemin yetiştirdiği en büyük bilim adamlarından olan İbni Sînâ, o dönemde kendi hayatını yazdırdığı için hakkında en çok bilgiye ulaşabildiğimiz kişidir.

İlk eğitimini babasından, daha sonra ünlü bilgin Natili’den  almış ve İsmail Zahit’ten geometri ve mantık dersleri almıştır. Ptolemaios’un yapıtlarını okuyarak coğrafya;  Eukleides’in eserlerini araştırarak geometri, Farabi’nin El-İbane adlı eserinden yararlanarak Aristo felsefesini öğrenmiş, ayrıca mantık, tıp, biyoloji, dini bilimler üzerine eğilmiştir. Tıp alanında hem okuyarak, hem de hasta tedavi ederek kendisini geliştirmiştir.

İbni Sînâ 17 yaşında iken, hastalanan Buhara prensi’ni yaptığı tedavi ile iyileştirince, Buhara sarayı kütüphanesinden faydalanma olanağına kavuşmuştur. Sonradan Buhara’dan ayrılarak, Harezm ve Horasan çevresindeki kent merkezlerini dolaşmıştır.

“Tıbbın Kanunu”(el-kanun fi’ttıb) altı yüzyıl Asya ve Avrupa’da tıp fakültelerinde okutulmuştur. Batıda Avicenna olarak anılmıştır. Yazdığı bitkisel özler ve diğer organik karışımlardan altmış kadarı 1920 yılında İngiliz ilaç endeksine girmiştir.

240 tanesi hala korunmakta olan 450 çalışması bulunan İbni Sînâ sadece tıp alanında değil, astronomi (yıldızların koordinatlarını izlemek için bir alet icat etmiştir) ve fiziğin (ışığın belli bir hızla yol aldığını belirtmiştir) de aralarında olduğu pek çok bilim alanında eserleri bulunmaktadır.(14)

İranlılar kendisinin Buhara ve Hemedan’da yaşadığı için İranlı; Araplar eserlerini Arapça yazdığı için kendisini Arap kabul etmişlerdir. Oysa ailesinin kökenini aldığı ve yaşadığı yer olan Belh, zamanında Türklere ait bir yerleşim yeri olup, kendisi de ana tarafından Türk soyundan geldiğini ifade etmiştir.

Tıp ilmine dair araştırmaları son derece orijinal ve doğrudur. Bu yüzden doğu ve batı hekimliğine kelimenin tam anlamıyla, 600 yıl, hükmetmiştir. Kendisinden sonra yetişen Gazâli, Farabî’yi’ ondan öğrenmiştir. Düşünce ve anlayış bakımından İbni Sînâ, Farabî ile İmam Gazâlî arasında bir köprü vazifesi görür. Yunan felsefesini İslam ilmi olan Kelâm ile, yani Tanrı bilgisiyle bağdaştırmaya uğraşmıştır.

İbni Sînâ’nın Kanûn adlı eseri XII. yüzyılda Latince’ye çevrildi ve Batı tıp aleminde bir patlama tesiri yaptı.Çağın Fransa’sının en meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Lauvain Üniversiteleri’nin temel kitabı Kanûn oldu. Durum XVII. yüzyılın ortalarına kadar böyle devam etti ve İbn-i Sina, 700 yıl Avrupa’nın tıp hocası oldu. Altı yüzyıl önce Paris Tıp Fakültesi’nin kütüphanesinde bulunan 9 ana kitabın en başında İbni Sînâ’nın Kanûn’u yer almıştır.

Bugün hala Paris Üniversitesi’nin tıp fakültesi öğrencileri St. Germain Bulvarı yanındaki büyük konferans salonunda toplandıklarında iki Müslüman doktorun duvara asılı büyük boy portresiyle karşılaşırlar. Bu iki portre, İbni Sînâ ve er-Razi’ye aittir.(14)

İBNİ SİN’NIN “KAN ALINACAK DAMARLAR” RİSALESİ ÜZERİNE BİR BAKIŞ

Tarihi çok eski Türk Tababeti içinde ,meslek esaslarına oturtulmuş ve buna göre tayin edilmiş damarları tespit ve tarif etme işlemi  ve bu damarlar üzerinde cerrahi uygulamaları izah gayretleri sıhhatli bir şekilde görülmektedir. Nitekim,”kan alınacak damarlar” risalesi ile konuya önem veren,damarların yerlerini,uygulanacak metodları, işlem öncesi ve sonrası ortaya çıkabilecek gerekli tedbirleri açık ve bilimsel bir çerçeve içinde hazırlayan İbni Sînâ, bu konuda bizim için en veciz örnektir.

Aşağı-yukarı 10 asır evvel İbni Sînâ tarafından hazırlanan “kan alınacak damarlar risalesi”, ilgili damarların izahı ile birlikte,kan alınış şekilleri,bu işlem sırasında dikkat edilecek hususlar,kullanılacak ilâçlar,sterilizasyon ve pansuman ve diğer birtakım bilgileri de ihtiva etmektedir. Adı geçen risalede;kırkı aşkın damardan bahsedilmektedir ki,bunların büyük kısmı toplardamar(ven),birkaç tanesi ise atardamar  (arter)dir.

Damarlar Arapça isimleri ile verilmekte ve açıklamalar da yine  Arapça olarak yapılmaktadır. Esasen; Türk Tıp literatüründe Anatomi terimlerinin “Arapça” ve “Farsça”dan kurtulup, bu bilim dalının uluslararası lisanı olan “Latince’ye” dönüşü daha çok kısa zaman evveline rastlar.

Müderris Hazmi (Tura) tarafından Türkçe’ye çevrilen,Ord.Prof.Dr.Süheyl ÜNVER tarafından 1937 yılında yayımlanan makalenin, bugün Süleymaniye Kütüphanesinde bulunan mevcut orjinaliyle karşılaştırıldıktan sonra elde edilen bilgiler neticesinde; İbni  Sînâ’nın o zamanlar yaptığı tariflerin  zamanımıza göre  fevkalade doğru olduğu görülmektedir.

12.yy’dan sonra Mezopotamya’daki tıbbi ekoller yavaş yavaş düşüşe geçmiştir. Ama İspanya’daki Müslümanların oluşturduğu tıp okulları hâlâ parlamaya devam etmektedir. Bu dönemde Mısır önemli bir bilim merkezi haline gelmiştir. Bu Moğol istilasına kadar sürmüştür. Bu dönemi karakterize eden en önemli olay Arapça yazılmış eserlerin, Batı’da kendi dillerine çevrilmesidir. Böylece İslâm biliminin dünyada Batı’ya doğru kayma eylemi başlamıştır. Diğer tarafta İspanya’da da bu Arap Tıbbı’nın edebi zenginliğine kapılan bir sürü batılı kişi olmuştur. Bunlardan bir tanesi Toledo’ya giden Gerard Cremone’dur.(13) 12.asırda Toledo ya gitmiştir ve Arapça’dan Latince’ye çeviri yapanların en verimli çalışanıdır. Araplar’ın her türlü konuda bilimle ve ilimle ilgili her türlü kitapları gördükten sonra Latin alfabesini ve eserlerini fakir bulmuş ve Arap alfabesini ve dilini öğrenmiş,kendisini de çevirilere vermiştir. 17 tane geometri,12 tane astronomi kitabı, 11 tane felsefe kitabı, 21 tane tıp kitabı, 3 tane de kimya kitabı çevirmiştir. Toplam 71 eserin tercümanı olmuştur.İşte bu asırlarda bilimin ve düşüncenin  yolculuğu Akdeniz’i aşmış ve Avrupa’ya yayılmıştır. Dolayısıyla Platon’la Spinoza’nın arasında her zaman bir Farabi,Aristo ile Dante’nin arasında her zaman bir Avicenne olacaktır.(13)

Tabi ki Galien ile Harwey arasında muhakkak ki bir İbni El Fisin,Hipokrat’la Sydenham’ın arasında ve Boerhaeve’ın arasında her zaman İbni Sînâ’nın ya da Rhaze’nin isimleri geçecektir. 10.yy başlarında ,Sinan İbni Thabet Bağdat’ta cerrahinin prensipleri belirlenmiştir ve 1163’te berberlerin ve şarlatanların tıp uygulaması yasaklanmıştır.

Bağdat’ta 750 yılında açılan ilk halka açık eczanesinden sonra Paris’te 1180 de ilk halka açık eczane açılana kadar 4 asır beklemek gerekmiştir.

Tıp tarihinde bu parlak dönemi üçüncü dönem izler. Bu 14.yy’dan 17.yy’a kadar sürmüştür. İslam’ın Orta Çağı’dır. Ara sıra bazı parlak hareketler ve bilimsel buluşlar olsa da İslam biliminin yavaş yavaş karanlığa gömüldüğü dönemdir. Bu dönemde Bağdat’ın Moğollar tarafından fethi bu karanlık dönemin gerçekleşmesinde etkili olmuştur. Bu dönemde bazı parlak keşifler olmuştur. William Harwey’den tam 3 asır önce 13.yy’da Kahire’de bazı ansiklopediler ortaya çıkmıştır ve yine bu dönemde Şam’da İbni Nafis tarafından akciğer dolaşımı bulunmuştur.(13)

Bu dönemde yaşamış en önemli doktor ve çevirmenlerden birisi,halife El Mamun ve El Mütevekkil zamanında yaşamış olan İbn İsak El İbadi’dir. Kendisi o kadar ünlü olmuştur ki İslâm’daki en büyük bilgin olarak isimlendirilmiştir. Yaptığı işlere ücretler altınlarla ödenmiştir.Kendisi Yuhanna İbn Al Massawaih adındaki doktor tarafından yetiştirilmiştir. Arap Tıbbı’ndaki terimlerin babası olarak kabul edilir. Bu terimlerin hepsini belirlemiş, prensiplerini koymuş, anlamlandırmıştır.

Honayn denen bilim adamı Yunanca öğrenmiş ve bir sürü el yazmasını Arapça’ya kazandırmıştır. Platon ve Ariston’un eserlerinin çoğunu ve başka Yunan klasiklerini çevirmiştir. Ayrıca Hipokrat,Galien ve Dioscoride isimli hekimlerin eserlerini Arapça’ya kazandırmıştır. Bütün bu çevirmenler arasında şüphesiz ki Honayn en verimli çalışandır. Genelde tercümeler Yunanca’dan önce Suriye diline, oradan da Arapça’ya çevrilmiştir. Hipocrates’ın  en önemli 10 eserinden 7 si bu kişi tarafından çevrilmiş ve yorumlanmıştır. Diğer kalan 3’ü de onun talebesi  Sinan  Yahya tarafından ve onun da talebesi olan Hobaych tarafından  kaleme alınmıştır. Hobaych aynı zamanda Galien’in 16 kitabını da çevirmiştir. Honayn’in çeviri tekniği bugünün filoloji tekniğine tamamen uymaktadır. Çevirilerinde hiçbir değişiklik yapmadığını,çevirileri yaparken bir sürü başka kaynakları araştırarak en doğru terimi bulduğunu söylemektedir. Dolayısıyla bu çeviriler sırasında İslam Arap Tıbbı’nın teknik terimleri de oluşturulmuştur.(13)

Dolayısıyla anlıyoruz ki 19.asırda bütün Müslümanlar için hangi ırka dahil olurlarsa olsunlar,dil Arapça’ydı. Çünkü Arapça, sadece dinin değil,bilimin,diplomasinin,sosyal ilişkilerin de diliydi. Bu nedenledir ki bütün eserler bu asırda Arapça’ya çevrildi.

Lucien Leclerc’in(13) söylediğine  göre 19. asırda Araplar bütün eski Yunan Medeniyeti’nin eserlerini en birinci sınıf bilginler tarafından çevrilmiş olarak ellerinde bulundurmaktaydılar. Hipocrates ve Galien’den başka Arapların en çok tercih ettiği tıp adamları;Ephese Rufus,Oribase,Paul Degine,Alexsandre De Tralles ve Dioscoride idi. Ama bütün bu antik çağ doktorları arasında en çok Galien tercih edilmiştir. Bunun sebebinin de özellikle Müslümanlar tarafından bu kişinin inancının ve tek bir Allah’a inanmasının önemli olması ve de ayrıca çok büyük bir bilim adamı olmasıdır.

15. YÜZYIL OSMANLI TIBBI (TÜRK TIBBI)

Osmanlı Tıbbı’nda,insan bedeni ve onun hastalıkları anlatılırken insan, içinde olduğu dünya ve onun içinde bulunduğu evren ile birlikte düşünülür. Evrenin bir parçası olan içinde yaşadığımız dünyada var olan her şey, “dört temel unsur”dan meydana gelmiştir. Bunlar; toprak,ateş,hava ve sudur. Bu dört unsur değişmez ve vazgeçilmezdir. Bu alemdeki her şey bu dört temel unsurun belli oranlarda karışıp birleşmesiyle oluşmuştur. Onun için bu dünyadaki cansızlar,canlılar ve tabidir ki insan da bu dört temel unsurdan meydana gelmiştir.

Osmanlı Tıbbı’nda kabul edilen bir diğer temel prensip “nitelikler” dir. Bu alemde var olan her şey “dört temel nitelik” e sahiptir. Temel nitelikler; sıcaklık,soğukluk,nemlilik ve kuruluktur. Osmanlıca terimiyle dört nitelik; sıcak (hâr),soğuk (barid)  burudet,kuru (yabis) yubuset, nemli (ratıb) rutubettir. Bu alemi meydana getiren dört “temel unsur”da da  bu nitelikler vardır. Hava sıcak ve nemli,ateş sıcak ve kuru,su soğuk ve nemli, toprak soğuk ve kuru niteliklere sahiptir. Beden ve içindeki her organ da bu niteliklere sahiptir. Osmanlı hekimi bu dört unsur ve dört nitelik prensiplerini tartışılmaz temel prensipler olarak kabul eder.(16)

İnsan bedeni de onu meydana getiren organlar da bu temel unsurlardan belli oranlarda karışarak meydana gelmişlerdir. Aralarındaki farklılık karışımlardaki orandadır. Bu yüzden her organ farklıdır ve yapısındaki farklılıkların sahip olduğu nitelikleri taşırlar. Bu sebepten organlar da farklı niteliklere sahiptir. Örneğin; kalp ve karaciğer sıcak,beyin ve kemikler soğuk,omurilik ve akciğerler nemli, kıllar kuru niteliğe sahiptir.

Dört sıvı olan kan,balgam,sevda ve safra şöyle meydana gelir;besin maddesi ağızda çiğnendiğinde ısı ve tükürükle pişip sindirilir,buna birinci hazım denir. Besinler ağızdan mideye gider ve sıcaklık ve maddelerle bir sindirim de orada olur. Burada besin maddeleri arpa suyuna benzer bir hal almıştır. Buna ikinci hazım yahut keylus denir. Buradan hazım olunanların bir kısmı bağırsaklara gidip en safı orada emilir,fazlası bağırsaklardan defedilir. Bir kısmı da oradan karaciğere gider,karaciğerdeki üçüncü sindirimdir. Bütün bu sindirilenler karaciğerde pişer,kanda köpük yapan safra olur, kanda tortu yapan sevda (kara safra) olur,kandaki pişmemiş kısım balgamdır,tamamen pişmiş olanı ise kan olur. Kanın merkezi kalp ve karaciğer,sevdanın merkezi ise dalak ve midedir. İnsan sağlığı için çok önemli olan bu dört temel sıvı da belli niteliklerdedir. Kan;sıcak ve nemli,balgam;soğuk ve nemli,safra;sıcak ve kuru,sevda;soğuk ve kuru niteliktedir.(16)

İnsan bedeni bu dört temel sıvının etkisi altındadır ve her insanda bu dört hılt bulunur fakat farklı oranlardadır. Çünkü insanlar  yaratılırken bu dört sıvının salgılanma oranı farklı olarak yaratılmışlardır. Her insanda bu hıltlar farklılık taşısa da pratik olarak dört ana grupta toplanır. Bunlar; kan hıltı ağırlıklı olanlar,balgam,sevda ve safra hıltı ağırlıklı olanlardır. Osmanlı Tıbbı’nda buna mizaç (yoğrulma) denir. Eğer bir insanda kan hıltı fazla ise ona demevi mizaçlı,balgam hıltı fazla ise balgami mizaçlı,sevda fazla ise sevdavi, safra fazla ise safravi mizaçlı insan denir.

Bu dört grup Osmanlı Tıbbı’nda çok önemlidir. Hekim hastasına faydalı olmak,onu tedavi edebilmek için hastasının mizacını bilmek mecburiyetindedir.

İbnî Şerif de yazmış olduğu tıp kitabı Yâdigâr’da mizaçları tanımak için hekime yol gösterir. Eğer bir hastada kan hıltı fazla ise;yüzünün rengi kızıldır,bedeni sıcaktır,koldaki damarları hızlı atar, idrarı kızılımsı bir renktedir. Boyun damarları doludur,ağzının tadı tatlıdır,hacamat yerleri ve kan alınacak damarları kaşınır,gövdenin kızgınlığı hamamdan çıkan kişinin sıcaklığı gibidir. Ayrıca,soğuk havadan hoşlanır. Safra hıltı fazla olanlar; buğday renkli olur. Bedeni sıcak olup,damarları hızlı ve dolu atar. İdrarı sarı veya turuncu renginde olur. Kişinin ağzı acı ve susuzluk hissi fazladır. Sıtması çok sıcak ve yandırıcı olur. Sıtma belirmeden önce titrer. Balgam hıltı fazlalığının da belirtileri şunlardır; idrarı beyaz olur, bu gibi kişilerin benzi ak olur,semiz olur. Bedeni sıcak değildir,damarları ağır ağır hareket eder,yani hafif hafif atar. Hasta çok uyur ve tembel tembel hareket eder.

Sevda hıltı fazlalığının da belirtileri şunlardır. Bu kişilerin benzinin rengi koyu renkli ve donuk olur,parlaklığı olmayıp kara veya karaya meyleden bir renkte olur. Gövdesinde kıl az olup mizacı zayıf ve ince olur. Damarları hafif ve ağır atar,devamlı düşünceli ve kederli olur. Sevda maddesi genellikle ihtiyarlıkta ve sonbaharda fazlalaşır.(16)

Osmanlı hekimi,hastalığı teşhis ettiği zaman o hastalığın tedavisini  o hastalığın mizacına göre yapar. O hastalığın ilacının demevi mizaçlı olanlar için ayrı formülü, balgami, sevdavi, safravi mizaçlılar için ayrı ayrı formülleri vardır. İbnî Şerif kitabında bunları şöyle özetlemiştir: Kan fazlalaşmışsa hastanın çok uykusu gelir,gerinir,esner,burnu kanar, gövdesinde çıbanlar çıkar. Safra fazlalaşmışsa ağzı acı olur,çok susar,uykusu gelmez, benzi sarı olur,iştahı olmaz. Balgam fazlalaşmışsa bedeni gevşer ve ağır olur,az susar,çok uyur ve gövdesi soğuk olur. Sevda fazlalaşmışsa gövde zayıf olur,rengi karasarı olur,midesi sıcak olup,uykusu gelmez ve fasid fikirler üretir.(16)

Osmanlı hekimi hastayı ve hastalığı tanıdıktan sonra tedaviye geçer ve burada bilinmesi gereken bir başka çok önemli husus ilaçların nitelikleridir (sıcak,soğuk,kuru ve nemli). Hastalığın tedavisi, dengesi bozulan hıltları azaltarak veya çoğaltarak dengeli hale getirmektir. Bu da o hıltın tersi etkisindeki ilaçlarla mümkündür. Bu sebeple her ilacın niteliklerini bilmek gerekir. Örnek olarak;safran ve defne sıcak ve kuru,sumak soğuk ve kuru,elma soğuk ve nemli niteliktedirler.

Genel olarak bu nitelikler bilinse de bunların dereceleri de bilinmelidir. Bu da günümüz modern tıbbına benim katmak istediğim “kişiye özel ilâç + kişiye özel beslenme” kavramının temelidir.

Bu konudaki en iyi derlemelerden biri hocamız Nil Sarı’nın “Cerrahiyet’ül-Haniye’de Dağlama Yoluyla Mâl-i Hülyâ Tedavisi Ve Akupunktur Yöntemi İle Karşılaştırılması” başlıklı makalesinde bulunur.(17)


Mâl-i hülyâ tıp tarihinde pek çok sözü edilen hastalıklardan biridir. Antik devre ve İslam dönemine ait bir çok tıp eserinde etraflıca anlatılan mâl-i hülyâ hastalığı Osmanlı tıp yazmalarında da önemli bir yer tutar.

Osmanlı tıbbında mâl-i hülyâ’nın etyolojisi ve tedavisi hıltlar nazariyesine dayandırılır. Metinlerde tıp nazariyeleri ve klinik gözlemler iç içedir. En uzun mâl-i hülyâ bahsini 15.yüzyıl hekimlerinden Mukbilzade b.Mümîn’in Zahîre-i Muradiyesinde buluyoruz.

Osmanlıca tıp yazmalarında mâl-i hülyâ çok kere ,diğer hastalıklarda olduğu gibi, “Esbâb”, “Alâmat” ve “İlâc” adı altında üç bölümde incelenir. Sebep kısmı nispeten kısa tutulur,tedavi kısmına ise çok uzun yer verilir.

Mâl-i hülyâ’nın ortaya çıkışı maddi sebeplere bağlanır. En önemli sebebi dimağda veya bütün bedende “kara sevda”nın artmasıdır. Sevd⠓ruh-ı nefsanî”yi bozar. Böylece organik bozuklukların psişik belirtilere sebep olduğu ifade edilir. Sevdaya diğer hıltların karışmasıyla mâl-i hülyâ’nın belirtileri de değişir. Mizâcların mâl-i hülyâ üzerinde farklı tesirleri vardır. Mâl-i hülyâ sevdâ’nın dimağda veya bedende toplandığı yere göre de farklı belirtilerle ortaya çıkar.(17)

Mâl-i hülyâ’nın ana belirtileri korku,insandan kaçma,yalnızlığı sevme,daima kederli olma,sıkıntı,sabit fikirler,hezeyanlar,bozuk düşünceler ve hayallerdir. Örnek olarak verilen vak’alar ele alındığında mâl-i hülyâ’yı bugünkü psikiyatrik hastalıklardan birine tıpatıp uydurmak güçtür. Çünkü melânkolinin önemli belirtilerinin yanı sıra paranoid ve şizofrenik reaksiyonlar da dikkati çeker. Fobik reaksiyonlar,çeşitli hezeyanlar,idrak bozuklukları ve bazı absürd vak’alar ile bir arada incelendiğinde mâl-i hülyâ için bugünkü anlamada sadece melânkoli karşılığını vermek güçleşmektedir.

Mâl-i hüly⠓meraki” ve “kutrub”un ilâvesiyle bir hastalıklar grubunu meydana getirir.

Mâl-i hülyâ’nın tedavisinin esası vücuttan sevda hıltının atılmasıdır. Bu nedenle önce sevda hıltını olgunlaştırıcı,dolayısıyla atılımını kolaylaştırıcı terkipler ile tedaviye başlanır. Bu arada gerekirse kan alınır.

Hıltının vücuttan atılmasına “istiğfar” yani boşaltma denir. Bu da kusturma,lavman yapma, kan alma ile gerçekleşir. Boşaltmada kullanılan çeşitli hap,macun,şerbet,süfüf vs. şeklinde terkipler vardır. Bunların genellikle esasını ilâç olarak kullanılan bitkiler teşkil eder.(17)

Diğer Osmanlıca tıp yazmalarındaki mâl-i hülyâ bahisleri ile Cerrahiyetü’l Haniye’deki  mâl-i hülyâ faslı kıyaslandığında,Sabuncuoğlu’nun yazmasında konunun farklı bir şekilde ele alındığı görülür. Hastalığın nedenleri üzerinde durulmadığı gibi belirtileri de anlatılmaz ve doğrudan doğruya tedavi konusuna geçilir. Burada önemli olan dağlama yöntemidir. Hastalığın “dağlama yolu ile” tedavisi anlatılır ve bu da hastalık nedenine bağlı olarak değişir . Eğer mâl-i hülyâ’nın sebebi “rutubet-i faside” veya “balgam-ı galiz” olursa  ilâçla tedavi yapılır ki bu ilâçların “muacele” (ilâç yapma) bölümünde ele alındığı söylenir. İlâçlar fayda etmediği takdirde “falic”(felç) de  uygulanan dağlamanın tatbik edilmesi söylenir ki buna “dağ urmak” denir.(17)

Yapılan işlem şudur: hastanın saçları traş edilir. Başının ortasından bir, “iki boynuz yerinden” iki, enseden bir,boyun omurgalarının üzerinden bir dağ vurulur.

Hasta dayanıklı ve kuvvetli ise,beden gevşemesinin tedavisi için arka omurgalarından dört dağ daha yapılır. Dağlamada “dağlağu” aleti ile deriye temaslar derece derece olur; uygulama sadece ısıtma veya yüzeyde çok az ve dar bir sahaya “değme” ile deri yanması arasında değişir.

Dağlama aleti deri üzerine ufak noktalar halinde değdirilir ve çok kere de değmeden deriyi ısıtmak şeklindedir.(*) Dağlama aletinin ısısı deriye tesir edene kadar uygulanır.Bu şekildeki  “dağ” dimağı rutubetlendirir, yani  “tartip” eder (Hıltlar nazariyesine göre).

Dayanıklı hastaların arka omurgalarına yapılan dağlamadan sonra ilâç tedavisi uygulanır.

Akupunktur Yöntemi İle Karşılaştırma:

Cerrahiyetü’l Haniye’de mâl-i hülyâ’nın tedavisinde kullanılan ve minyatürler üzerinde resmedilen dağlama noktaları çeşitli ruh hastalıklarının tedavisinde kullanılan akupunktur  noktaları ile kıyaslandığında bunların benzer noktalar oldukları görülür .

Görüldüğü gibi bu 15. asır metninde uygulanan “dağlama” yöntemi akupunktur ve moksa gibi bir “uyarı aracı” olarak kullanılmaktadır. Yapılan karşılaştırma neticesinde  Şerafeddin Sabuncuoğlu’nun vücuttaki akupunktur noktalarını bildiği; kendine özgü bir yöntem ile bu noktaları ısıtarak uyardığı ve bu metod ile hastaları tedavi ettiği anlaşılmaktadır.

(*)Dip Not:Geleneksel Uygur Çin tıbbındaki moksa uygulaması.

GÜNÜMÜZDE UYGULADIĞIMIZ İNTEGRATİF TIP MODELİNİN VE SAĞLIKLI YAŞAM ENSTİTÜSÜ İLE HAYATA GEÇİRİLMESİ PROJESİ

M.Ö.Yaklaşık olarak 20000 yıllarından günümüze kadar gelen tıp tarihinde, akupunktur yönteminin ilk uygulandığı ilkel kabilelerden Uygur Medeniyetine,oradan  Uygurlarla uzun yıllar boyunca iç içe yaşamış Çin  Medeniyetine geçişini ve daha sonra Çinlilerin bu yöntemi benimseyerek ve geliştirerek ve de daha çok yazılı belge bırakarak kendilerine mâl etmeye devam etmekte olduklarını gördük.

Gerçekte temeli  Türk kültürüne ve geleneklerine dayanan, yaklaşık yedi bin yıllık kökeni olan bu halk tıbbı ,günümüz modern tıbbı karşısında , özellikle 20. yy da geri bıraktırılmıştır. Kanımızca modern tıp, sanayi devrimiyle birlikte gelişmesine farklı bir yöne çevirirken, köklerinden kendisini  ayırmıştır. Bunun sonucu olarak günümüz tıbbı, insanı sadece makine gibi tamir edilmesi gereken bir nesne olarak algılamaya başlamıştır. Modern görüntüleme ve tedavi yöntemleri de dahil olmak üzere bütün modern Tıbbi teknik gelişimler, hekimi sanatsal tıp yaklaşımından uzaklaştırarak bu sürece ivme vermektedir.

Projemizin amacı, modern tıp temelinden uzaklaşmadan, Anadolu ve Türk kökeni olan halk tıbbında kullanılmış tüm bitkisel tedavi yöntemlerini, kişiye özgü doğru beslenme  ve egzersiz alışkanlıklarını kapsayan geniş yelpazeye, özellikle Uygur-Çin tıbbında oldukça önemli bir yer tutan akupunktur tedavisini de ekleyerek  (oriental medicine ) yeni bir sentez tıbbı oluşturmaktır. Böylece farklı kökenlerden kaynaklanan ancak temeli insan sağlığına dayalı tüm bu ilimlerin, günümüz teknolojik tıbbının ileri teşhis olanaklarını kullanarak hepsinin bir arada değerlendirilmesi sonucu, her birinin insan sağlığı üzerine tek başına sahip olduğu etkilerin bu sentezle daha da güçlendirilmesi  amaçlanmaktadır.

2000 yıldan uzun bir süredir Çinli doktorlar,vücuttaki işlevsel bozuklukları belirlemek için nabız teşhisine güvenmişlerdir. Bugün dahi Çin tıbbında nabız okuma yeteneği en önemli teşhis aracı olarak yerini korumaktadır. Ne yazıktır ki, Doğu tıbbını uygulayan Batılıların ancak çok azı bu sanatta gerçekten yetkinleşmiştir.

Bu doğal tıbbi tedavilerin doğu terminolojisinde anlamları alt başlıklar halinde incelenebilir. Bunların arasında başlıca yer tutan, Akupunktur aslında Latin terminolojide  “akus; iğne, punctus; batırmak”  anlamına gelmektedir. Aslında bunun tam Çince karşılığı “zhen- jiu- ology” olup zhen; akupunktur, jiu; moksibasyon, ology; bilim anlamına gelmektedir.(20) Burada akupunktur kuru iğne batırmak, moksibasyon(Moksa ısıtan özel tütsü)  ise bedende ısı oluşturan tüm yöntemlerin bir arada kullanılmasıdır. İşte bu yöntemler sırasıyla akupunktur,  sağlıklı ve dengeli beslenme, psikoterapi , fitoterapi, aromaterapi, tıbbi masaj ve tüm ekolleri (orta Avrupa , İşveç tekniği, manuel lenfatik drenaj , klasik masaj ve spor masajı, bağ doku masajı, shiatsu,tuina vb), manuel tedavi, osteopati, şiropraksi, balneoterapi (banyo ve kaplıca tedavileri), müzikle tedavi (Türk müziği makamlarının sağlık üzerine etkileri), etnik dans çalışmaları, bedensel bütünlüğü sağlayan nefes-duruş-hareketle başlayan ardından zihinsel ve ruhsal bütünlüğü tamamlayan inanç ve kültürlere göre farklı konseptler (yoga, namaz, meditasyon , dua vb), enerji temelli tedavi metodları (, tai chi, chi gong vb) sayılabilir.

Bu alt grupları biraz daha açarak başlıklar vermek gerekirse, doğal tedavilerin yapıldığı bu tıbba alternatif değil modern tıpla beraber bütünleyici (integratif) tıp demek daha doğru olacaktır .

Uygulayıcının akupunktur eğitimi,WHO nun 1999 da yayınladığı dergiye göre 2500 saat olarak önerilmiştir.1000 saatten az olmamak kaydıyla da uygulanmalı ve klinik çalışma  gerektirir.

Bu ileri seviyeli eğitimin amacı akupunktur uygulamalarının,milli sağlık servislerinde kullanılmasıdır.Bu eğitim sayesinde hastanelerde seçilmiş bazı hastalara akupunktur uygulamaları veya sağlık merkezlerinde sağlık hizmeti olarak akupunkturu uygulamaları olacaktır ve bu kişiler her zaman yetkili hekim memurun gözetimi altında olacaktır.(18)

  • Akupunktur : Bir refleks tedavi metodudur. Vücutta ve kulakta bulunan ilaç etkisi yaratan yeri ve özelliği belli nokta ve alanlar, altın –gümüş-çelik iğnelerle veya lazer ışınlarıyla uyarılarak vücudun doğasında bulunan ilaçlar salgılatılır. Günümüzde sanıldığı gibi akupunktur sadece  kilo ve sigara problemlerinde değil aşağıdaki listede bulunan dünya sağlık örgütünce onaylanmış bir çok hastalığın tedavisinde bilimsel bir metod olarak kullanılmaktır.

Planlanan yeni sentez tıbbı  ile efektif tedavi edilebilecek hastalıklar aşağıda verilmiştir:

Kas-iskelet sistemi hastalıkları

Disk Hernisayonu (*) (Bel ve Boyu Fıtığı)

Siyatalji (*) (Siyatik)

Topuk Dikeni (*)

Servikal Artoz (*) (Boyun Kireçlenmesi)

Gonartroz (*) (Diz Kireçlenmesi)

Koksa Artroz (Kalça Eklemi kireçlenmesi)(*)

Omartroz (Omuz eklemi kireçlenmesi)(*)

Kondromalazi Patella

Myofasyal Ağrı Sendromları

Tennis Elbow (*) (Tenisçi Dirseği)

Karpal Tünel Sendromu (*)

Çene Eklemi Ağrıları

Romatoid Artrit (Palyatif idame Tedavisi)

De Quervain Hastalığı

Koksigodini (Kuyruk Sokumu Ağrısı)

Psikojen Ağrılar

Tortikollis (*)

Fonksiyonel skolyoz (*)

Osteoporoz (*)

 

Gastro-intestinal Hastalıklar

Akut ve kronik Farenjit (*)

Diş Çekimi Sonrası Ağrı

Gingivit (*) (Diş Eti iltihabı)

Aft (*)

Akut ve Kronik Gastrit (*)

Akut ve Kronik Ülser (Palyatif idame Tedavisi)

Mide Hiperasiditesi (*)

Kontipasyon (*) (Kabızlık)

İshal (*)

Hıçkırık (*)

Kolit (*)

Ülseratif kolit (*)

Safra Akımı Bozuklukları

Karaciğer Yağlanması (Hepatosteatoz)

Bulantı, kusma (*)

 

Ürogenital Hastalıklar

 

Enürezis Nocturna (*) (Gece Altını Islatanlar)

İdrar Kesesi Hastalıkları (Sistit, Nörojenik Mesane, Kontraktil Mesane) (*)

Prostat Sendromları (*)

Renal Kolik (Böbrek Taşı Ağrısı) (*)

Frijidite (Cinsel Soğukluk) (*)

Empotans (Cinsel Yetesizlik) (*)

Dismenore (*) (Ağrılı Adet Görme)

 

Kalp ve Dolaşım Sistemi Hastalıkları

Hipertansiyon, Hipotansiyon (Asabi, Esansiyel) (*)

Hiperkolesterolemi, Hipertrigliseridemi

Ekstremitelerdeki Dolaşım Bozuklukları

Varis

Raynaud Sendromu (*)

Lenfödem (Lenfa Drenaj Masajı Tedavisi)

Ateroskleroz (Damar Sertliği)

 

Psikiyatrik Hastalıklar

Sigara Bağımlılığı (*)

Alkol Bağımlılığı (*)

Depresyon (*)

Korkular, Tikler (*)

Kekemelik

İnsomnia (*) (Uykusuzluk)

Konsantrasyon Bozukluğu

İştahsızlık (*)

Psikojen Obezite (Şişmanlık)(*)

Histeri (*)

Gece Krampları, Kasılmaları, Bacak Ağrıları (*)

İlaç Bağımlılığı (özel Şartlar)

Kronik Alkolizm (özel Şartlar)

Korkular ve Tikler

Kronik Yorgunluk Sendromu (*)

Anoreksxia nevroza

 

Endokrinolojik Hastalıklar

Adet Düzensizliği, ağrıları (*)

Tiroid Hormon Düzensizliği

Östrojen-Progesteron-ProlaktinHormon Düzensizliği

Diabet (Sekonder hasarı onarıcı olarak)

Selülit (Lenfa drenaj masajı, akupunktur) (*)

Aşırı terleme, aşırı ifrazat

Anorexia nevroza

İştahsızlık (*)

 

Solunum Sistemi Hastalıkları

Astım (*)

Akut ve Kronik Bronşit (*)

Gripal Enfeksiyon (*)

Allerjik Rinit (*)

Akut ve Kronik Sinüzit (*)

Ses Kısıklığı (*)

Larenjit (*)

 

Kulak Burun Boğaz Hastalıkları

Tinnitus (Kulak çınlaması) (Boyun Kaynaklı)

Meniere Sendromu

 

Nörolojik Hastalıklar

Baş Ağrıları ve Migren (*)

Periferik Nöropati

İnterkostal Nevralji*

Fasial Paralizi (*) (Yüz Felci) –ilk Altı Ayda–

Trigeminal Nevralji (*)

 

Göz Hastalıkları

Allerjik Konjonktivit

Glokom (Göz Tansiyonu)

 

Cilt Hastalıkları

Akne (*)

Ürtiker ve Allerjik Dermatid (*)

Zona ve Sekeli (*)

Egzema

Psöriazis (Sedef Hastalığı)

Sedef (*)

Saç Dökülmesi (*)

 

(*): WHO’nun akupunkturla tedavi edilen hastalıklar listesinden alınmıştır.

 

  • manuel terapi – osteopati –şiropraksi : Halk arasında kırık çıkık tedavisi olarak bilinen ve hekim dışı kişilerin yaptığı geleneksel bir metod olarak yaygın kullanılmaktadır. Omurga ve preferik eklemler arasındaki yer değiştirmelerin, hekimin yaptığı bir takım özel manevralarla doğru anatomik pozisyona getirilmesidir. Bu işlem, manuel traksiyon, post-izometrik relaksasyon, mobilizasyon  ve manüpülasyonu içerir . İlk üç işlem fizyoterapist ve hekim ancak son manipülasyon işlemi sadece hekim tarafından yapılır.Bu eğitimler fizyoterapist ve uzman hekim grubuna altı ay – üç yıla varan eğitim süresince öğretilir. Bu standartlar manuel tedavi için geçerlidir.

Osteopati ve şiropraksinin uluslar arası uygulamalarında bu iki meslek grubunda  hekim olma şartı aranmamaktadır. Bu yüzden manuel tedavi eğitimi uluslar arası tıp çevreleri tarafından daha bilimsel olarak kabul görür.  Bu eğitim integratif tıp eğitim programı içinde yer almakla beraber isteyen pratisyen hekim ve diğer branş hekimleri bir diploma programı içinde bu eğitimi alabilirler.

 

  • tıbbî masaj: masaj, bilinen en eski tedavileriden biridir. Eski çağlardan beri ağrıların giderilmesinde sıvazlama ovma gibi hareketleri,çeşitli kültürler tarafından tedavi amacıyla kullanılmıştır.Tedavi masajının kökleri geleneksel Çin tıbbına dayanmaktadır.Yazılı belgeler (M.Ö. 2000) yıllarına kadar uzanmaktadır. Hipokrat ve asclepiades , masaj ve egzersizden birlikte söz eden otoritelerin başında gelirler. Masaj doğu ve batı kültürlerinde farklı bir gelişim göstermiştir. Sınavlar, Fin ve İsveçliler masajı sağlık kültürlerinin önemli bir parçası olarak görmüşlerdir. Masaj 16. yy da modern cerrahi alanında, cerrahi sonrası eklem sertlikleri ve yara iyileşmesinde Fransız Ambrois Pare tarafından kullanılmıştır. 19.yy’da İsveç masajını Ling geliştirmiştir.Mcmillan birinci dünya savaşı sırasında masajın yaralı askerlerin rehabilitasyonlarında geniş ölçüde önderlik etmiştir. Ağrıda kapı kontrol kuramını geliştiren Melzack yapmış olduğu çok sayıda klinik çalışmalar ile diş ağrısı ve bel ağrısında manuel masajın etkinliğini kanıtlamıştır.

 

  •   1- otonomik veya refleks yaklaşımlar.
  •   2- mekanik yaklaşımlar
  •   3- hareket yaklaşımları
  • tedavi masajı , kas – deri – ligament –fasya – ve yüzeyel dokular altında kalan baz yapılarak sistematik ve bilimsel şekilde uygulanan bazı manevraların bireysel ve kombine bir şekilde uygulanmalarına verilen addır.

 

  • Sınıflandırma :

1- Batı teknikleri :

a- Klasik masaj

b- Bağ doku masajı

c- Miyofasyal gevşetme tedavisi

d-Spor masajı

e-Manuel lenfatik drenaj masajı

2-Doğu teknikleri :

a-tuina

b-şiatsu

c-thai masaj

 

  • Tüm bu yöntemler çoğu zaman hekim dışı hatta sağlıkla ilişkisi olmayan kişiler tarafından da yıllar boyu uygulanmıştır. Bu projede tedavi masajı ile anlatmak istediğimiz, bu uygulamaların hekim  ve yardımcı sağlık personeli ( ebe hemşire sağlık memuru ) tarafından öğrenilip doğru uygulanmasını sağlamak,eğer bu kişiler bunu bir meslek olarak seçeceklerse ilgili temel ve ilgili ileri düzey eğitim verilerek hekim kontrolünde tedavi edici etkileri görülerek uygulatabilmektir.Eğer hekim dışı kişiler bunu meslek olarak seçmek isterlerse , ilgili temel ve ileri düzey eğitimler enstitü tarafından verilebilir. Bu program kabul görürse ayrıntılı masaj eğitim programları hazırlanıp sunulacaktır.

 

  • Psikoterapi :Kuşkusuz hasta hekim ilişkilerinde , hekimin psikolojik tıp yaklaşımı çok önemlidir.Psikoloji ve psikyatri her ne kadar tıp fakültelerinde ders ve staj olarak işlense dahi  hekimlik yaşamında özümsenmesi, hekimin bu konuya bakış açısına bağlı kalmaktadır. Hastasını dinleyen hekimin psikoterapi bilmesi teşhis ve tedavide sayısız yararlar sağlayacaktır.Bu eğitim integratif tıp eğitim programı içinde yer almakla beraber isteyen farklı  branş hekimleri ve pratisyen hekimler bir eğitim programı olarak bunu  enstitü bünyesinden alabilirler.

 

  • Beslenme tıbbı :Türkiye de diyetetik lisans eğitimi sadece diyetisyen meslek grubuna verilmektedir.Maalesef tıp doktorlarının bu eğitimleri sadece basit temel bilgi düzeyinde kalmaktadır.Sağlıklı yaşam enstitüsünde planladığımız eğitim hem tıp doktorlarını hem de diyetisyenleri  kişiye özel beslenme programı hakkında bilgilendirmek hedefindedir. Kısaca izah etmek gerekirse, kişiye özel beslenme önce vücut kompozisyonunu yani vücudu oluşturan kas, yağ, kemik, bağ doku,su gibi bileşenleri yorumlamakla başlamalıdır.Bünyeye özel ve hastalık tedavilerini destekleyen beslenme bilimi de öğretilmelidir.Bunun için Batı standartlarında bilimsel yayınlarda kullanılan BİA (bioimpadance  analyzer ) aleti kullanılmalıdır. Bir çok ülkede ve Türkiye de  OTC’ lerin  doğru seçimi ve bunların etken maddeleri hakkında yeterli şekilde hekimlerin bilgilendirilmesi gerekmektedir.Obez nüfus tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hızla artmaktadır. Bu durumun önlenmesi halkın ve hekimlerin doğru bilgilendirilmesi ile mümkündür. Bu konudaki tedaviler sorgulanmalı, obezite sadece kozmetik bir sorun değil, bir hastalık olarak kabul edilmelidir.Beslenme tıbbı eğitimi ve bu konuda doğru yaklaşımlar  Almanya’da Hamburg Üniversitesi, Beslenme Tıbbı bilim dalında halen başarıyla yürütülmektedir.Sağlıklı yaşam enstitüsü Hamburg Üniversitesi beslenme tıbbı ile iletişime geçerek bu eğitimi Türkiye’de tıp doktorları için diploma isteyen diyetisyenler içinde lisans üstü eğitim olarak planlayacaktır.

 

  • Fitoterapi / herbal tedavi ( şifalı otlarla tedavi ): Yunanca phyton (bitki ) ile the rapeia(tedavi)kelimelerinden oluşan fitoterapi, hastalıkların taze veya kurutulmuş bitkiler ve onların doğal ekstreleri ile tedavi edilmesi yöntemine verilen addır. Anadolu insanı Yontmataş çağından beri bitkileri tedavi amacıyla kullanmaktadır.M.Ö.50.000 yıllarında Hakkari’nin  güneyindeki Şanidar Mağarası’nda ortaya  çıkarılan Nean derthal mezarları içinde bulunan bitki örnekleri bu varsayımın sağlam kanıtlarıdır. Çin en eski yazılı kaynaklardan biri M.Ö 3200 senelerinde imparator Shen Nung  tarafından yazılan Pen T’srao isimli Çin Farmakopesi’dir ve 300’den fazla drog içermektedir. Bir çok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de OTC (bitkisel ve hayvansal kökenli gıda takviyeleri )‘lerin doğru seçimi, kullanımı ve bunların etken maddeleri hakkında yeterli şekilde hekimlerin bilgilendirilmesi oldukça önem taşımaktadır.

 

  • Fizyoterapi ve egzersiz tedavisi
  • Bel ve boyun okulu
  • Pilates
  • Hamile jimnastiği
  • Refleks tedavisi
  • Çevre sağlığı ( bu bölüm günümüzde halk sağlığı kürsüleri tarafından yapılıyor )
  • Balneoterapi ( banyo ve kaplıca tedavisi )

ENERJİ TIBBI

Modern Batı Tıbbı teknikleri ve Doğu Tıbbı’nın geleneksel teşhis yöntemleri   (nabız,dil,kulak teşhisleri)  ve Doğu Tıbbı prensiplerinden ortaya çıkan bilimsel Kirlian Görüntüleme Tekniği (ki biz buna  “Fiziksel ve Emosyonel Vücut Analizi”diyoruz), muayene sonucunda teşhisimize yardımcı olmak amacıyla ve aynı zamanda bu teşhis çerçevesinde tedaviyi planlarken bir yol gösterici olarak kullanabileceğimiz bir yöntemdir.

Kirlian etkisine dayanarak  St.Petersburg’da Prof.K.Korotkov tarafından geliştirilen bu yöntem, yüksek yoğunlukta bulunan herhangi bir biyolojik objenin elektromanyetik ortamdaki analizinin bir bilgisayar kaydıdır.

Bu yöntemde kişiye iki metal plakadan geçirilen yüksek gerilimli doğru akım uygulanır.Bu akım sonucunda parmakların ucundan   çıkan gaz  görüntülenmektedir. Görüntülerdeki geometrik şekillerin yapısı, renklerin,tonların (parlaklık-matlık gibi) değerlendirilmesi sonucunda vücuttaki geçmiş, mevcut ve de yakında oluşması muhtemel sağlık problemleri tespit edilebilir. Burada görüntülenen şey, mistiklerin çoğunlukla anladıkları “aura”değildir; elektriksel bir alanın sağlık durumlarına bağlı olarak farklılık gösteren ve çeşitli şekillerde ışıklı olan bir “hale” (korona) dir. Bu yöntem ile birkaç saniye içinde veri toplama ve analiz yapılabilir. En zayıf organlar,vücuttaki sistemlerin (kas-iskelet sistem,endokrin sistem,kalp damar sistem,Gastro intestinal sistem,üro genital sistem,nöro vegetatif sistem vs..),beyin sistemi ve vücudun genel durum akışındaki bir bozukluk gözlemlenebilir. Bu uygulama, Rus Bilimler Akademisi tarafından sınırlama olmaksızın sağlık sektöründe kullanılmak üzere onaylanmıştır.Finlandiya ve İsveç de bu yöntemi resmen kabul etmiştir, diğer gelişmiş ülkeler de çok yakında kabul etme yolundadır.

Sonuç olarak;

Uzman hekim tarafından yapılan bütün bu yöntemlerle muayene (modern Batı Tıbbı teknikler,geleneksel Doğu Tıbbı yöntemleri,Enerji Tıbbı çerçevesinde Kirlian Ölçümleri) sonucunda yapılması gerekenler hastaya anlatılmalıdır.

Amaç;

  • Doğu ve Batı Tıbbı Sentezi
  • Bütünleyici Yaklaşım (İntegratif Tıp) olmalıdır.

Burada:

  • Fizik,zihin,ruh bütünlüğü
  • Hastanın yaklaşım ve sorumluluğu
  • Hekimin yaklaşım ve sorumluluğu son derece önemlidir.

Ayrıca;

  • Hekimin analiz,içgüdü ve deneyimleme yetisi
  • Empati kurma başarısı
  • Ve güçlü iradeye sahip olması gerekmektedir.

Hekimin psikolojik tıp yaklaşımı çok önemlidir.Hastanın duygu-düşünce-davranış bütünlüğü olan “emosyonlar”ı çok iyi bir şekilde analiz edilmeli ve bunları dengeleme çalışmaları hastaya öğretilmelidir.

Hastanın bozuk yaşam stili değişmezse,hastanın  tedavi sonucunda oluşan iyilik halinin tekrar bozulacağı hastaya kavratılmalıdır.

Sonuç olarak biz, “Gerçek Tıp” dediğimiz bu yaklaşımı, hastaya ilk muayene sırasında anlatıyoruz.

Yapılan tüm bedensel ve zihinsel analizler sonucunda olması en muhtemel teşhisi ve öngördüğümüz tedaviyi  hastamızla tüm ayrıntılarıyla paylaşıyoruz. Hasta ve hekim bu konuda karşılıklı onayı verdiği zaman tedaviye başlıyoruz ve tedaviyi başarıyla sonuçlandırabilmek için elimizden geleni yapıyoruz.

Bu noktada,taşıdığımız hem bilimsel, hem de vicdani sorumluluk nedeni ile hastanın tedavi süreci içerisinde ara kontroller yapıyoruz. Eğer bu süreçteki gelişmeler pozitif yönde ise tedaviye devam ediyoruz.

Anadolu ve Türk kökeni olan halk tıbbında kullanılmış tüm bitkisel tedavi yöntemleri, kişiye özgü doğru beslenme  ve egzersiz alışkanlıkları, geleneksel Uygur- Çin tıbbında önemli tedavi uygulamalarını modern tıp temeline uyumlu yaklaşımlarla geniş anlamda ele alarak,tüm bu verilerden hareketle,uluslararası ve ulusal hakemli yayın ve kitaplar taranarak yapılan geniş bir literatür araştırması sonrası,  Almanya Hamburg üniversitesi  Uygur özel bölgesi Geleneksel Çin Tıbbı Fakültesi ve İstanbul, Ankara, İzmir eczacılık fakülteleri öğretim üyeleriyle irtibata geçmek planlanmıştır.Bu eğitimi kurulacak sağlıklı yaşam enstitüsü bünyesinde tıp doktorlarına, özellikle fizik tedavi ve rehabilitasyon, ortopedi ve travmatoloji uzman hekimlere, manuel terapi, fitoterapi, tıbbi masaj, beslenme tıbbı başlıkları altında diploma programı ve akupunktur alanında sertifikalı hekimlere de lisansüstü eğitim olan olarak sunmayı planlamaktayız.

Bu eğitimi integrative tıp eğitim programı içinde yer almakla beraber isteyen farklı  branş hekimleri ve pratisyen hekimler bir sertifikasyon programı olarak bunu  enstitü bünyesinden alabilirler.Bu eğitim şu anda tıp doktorlarına Yeditepe Üniversitesi-İstanbul ve İstanbul Ümraniye devlet hastanesinde verilmektedir. Biz  sağlıklı yaşam enstitüsünde bir lisans üstü program olarak ( post- graduate ) bir ileri seviye eğitimi planlamaktayız.

Öngördüğümüz bütünleyici tıp yaklaşımının tüm sağlık sistemine entegre edilmesi için,hastanın olduğu kadar hekimin de eğitimi önemlidir ve gereklidir. İşte bu önerdiğimiz “Sağlıklı Yaşam Enstitüsü Projesi”, hem eğitim alanında hem de sağlık alanında hizmet verecek olan kurumun tüm çalışmalarını içermektedir.

KAYNAKÇA:

(1)- ŞENER Cemal, “Türklerin Müslümanlıktan Önceki Dini,Şamanizm”,İstanbul,1997.

(2)-İNAN Abdülkadir, “Tarihte ve Bugün Şamanizm”,TTK,1995.

(3)-Prof.Dr.ÖGER Bahattin, “İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi”,İstanbul.

(4)-ABDUŞÜKÜR Muhammed Emin, Kutadgu bilig haznesi, Uygurçe, 525.s, 2000, Urumçi, Şin-cang halk yayınevi.(5)-Prof.Dr. ÜNVER, Süheyl, Ugurlarda Tıb, Uygurçe, 3.s, 1997, Ürümçi, Şin–cang Fen ve Sağlık yayınevi.

(6)-MUHAMMED EMIN, Abduşükür, Uygur felsefe tarihi, Uygurce, 31-sayfa, 1997, Ürümçi, Şin-cang Halk yayınevi. ÇEÇEN, Anil, Türk devletleri, Türkçe, 42,-44,s, 2007, Ankara, Fark yayınları

(7)-CHURCHWARD James : The Children of Mu . Brotherhood of Life Albuquerque New Mexico USA 1998

(8)-Prof.Dr. ÜNVER Süheyl, Uygurlarda Tababet 65, 66 s. İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi   Enstitüsü Sayı : 3 Yeni Laboratuvar Yayımları 1936

(9)-Doç.Dr.BAYAT Ali Haydar,Tıp Tarihi Araştırmaları-3, İstanbul 1989

(10)-Dr.AMAL  Alami : L’Islam et la Culture Medicale  ou  Medecine et Biologie Dans Leur Rapport Avec L’Islam 1979 Yılında kabul edilmiş ve yayınlanmış tezi.

(11)-Ebu. Davud Tıp H. 3859. 3860-Tirmizi Tıp H. 2052- İ. Mace Tıp H. 3484. 34-Buhari Tıp

(12)-CINA Mohammad  Ali Qureshi :  Supremacy Of Arabian Medicine İn Europe.  A Chapter Of Cina’s History Of Medicine

(13)-AMMAR Sleim: Médecine de L’Islam   1984

(14)-Doç.Dr.BALAY Mehmet N,  “İbni Sina”, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay. Ankara 1988

(15)-TURA Hazmi ve Prof.Dr. ÜNVER Süheyl, tarafından 1937 de yayınlanan makale (orjinal eser Süleymaniye Kütüphanesinden alınmıştır).

(16)-TABÎB İBN-İ ŞERÎF , Yâdigâr 15. YY.Türkçe Tıp Kitabı, İstanbul 2004

(17)-Doç.Dr.SARI Nil, Tıp Tarihi Araştırmaları-2,İstanbul 1988

(18)-World Health Organization 1999

(19)-FLOWS Bob, Çin nabız teşhisinin sırları

(20)-Tianjin Sciences & Technology, China Zhenjiuology

 
Anasayfa / Tıp / Yayınlar
DR. E. HAKAN ERALTAN 
 
AVRASYA'DA FİZİKSEL TIP VE TÜRK DÜNYASINDA AKUPUNKTUR
Dr. E Hakan ERALTAN
SUMMARY
PHYSICAL MEDICINE IN THE EURASIA AND THE ACUPUNCTURE IN THE TURKISH WORLD
This article is about Turkish medicine from ancient time to present. It present that Turks play a very important role in oriental medicine. Turks take a big step in medical sciences as the other after concession to Islam.
Here the crucial point is Quran which includes all important imformation about medicine.
The study shows that the Islamic civilisation makes a very important contribution to oriental medicine.
Eventually the current medicine need a synthesis of Oriental and Western medicine especially for individual treatment.

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK TIBBI – AZERBAYCAN TIP ÜNİVERSİTESİ FİZİKSEL TIP VE REHABİLİTASYON A.D.BAKÜ – DR .E. HAKAN ERALTAN

Öncelikle tıbbın anlamını açtığımızda; tıp,  hastalığı tanıma, önleme,sağlığı koruma ve hastalığı tedavi etmenin bilimidir.Bu bilim, “sanatsal bir şekilde yoğrulmadığı zaman”, yapılan işlemler çok maddesel,teknik ve duygu yoksunluğu içinde tanımlanacaktır.

Emosyon dediğimiz durum ya da tavır,duygu tarafından üretilen düşünceleri ve bunların sonucunda ortaya çıkan davranış şeklini anlatır.Hekim,tüm bu duygu ve davranış durumlarına, bilim ve sanat konularına hakim olduğu için “hekim” diye adlandırılmıştır.

Astroloji,matematik,fizik,kimya,felsefe,psikoloji,tarih,görsel sanatlar gibi birçok farklı bilimden haberdar olmayı ve kendisini yakın ve kabiliyetli hissettiği için çok yönlü bir bakış açısına sahip ve gerçekten birçok konuya hakim olarak bu mesleği hak eder.Hekim olma yetisine sahip olan kişi, gördüğü usta-çırak eğitimi, tecrübe ve çalışmaların sonucunda içinde hissettiği sanatsal duyarlıkla hekim olur.

Günümüzde ise hekim kelimesi, doktor kelimesi ile yer değiştirmiştir. Doktor dediğimiz meslek,İngilizce terminolojide M.D (Medikal Doktor) yani tıpta doktora yapmış meslek erbabı,sadece günümüz tıbbi bilimlerinde yeterli olması kâfi sayılmaktadır.Buradaki anlayış,genelde sanatsal duyarlılık aranmayan ve maalesef belli kalıplarla düşünen, üretmeyen  bir zihne sahip  bir yapı vücuda getirmektedir. “Tıp doktorları” adını verdiğimiz, belli kalıplarla düşünen bu model, dünya sağlık örgütü WHO’ nun tanımladığı ruhsal, bedensel ve zihinsel bozukluklara sahip olan hastayı değerlendirmekte kanımızca çok yeterli olamaz.

Günümüzde yaratılan bu kalıp model, organa sağlık -dokuya sağlık -hücreye sağlık hedefleriyle ayrıntı düşünürken, Doğu’nun felsefe ve tıp yaklaşımı tüm beden ile, bilinç ve bilinç dışı, zihinsel düşünceyle ve ruhla bütünleşmeyi hedefler. Kanımızca bu noktada yapılması gereken, tarafları eleştirmek değil, bütünü düşünen sağlık yaklaşımıyla Doğu ve Batı, eski ve yeni, tarihsel ve güncel tüm bilgi birikimlerini bir araya toplamak,tarafsız bir şekilde korumak ve hekim adaylarına bunları kavratmak ve yaşatmaktır.

Bu görev bireysel  çabalarla değil,uygun şekilde organize olmuş bağımsız kurumsal yapılarla gerçekleştirilebilir.Bu kurumsal yapıyı size anlatmadan önce  Doğu’dan Batı’ya, eskiden yeniye, doğaldan yapaya, gelenekselden moderne ve ruhtan maddeye uzanan, tarihten günümüze tıbbın  yolculuğuna bir göz atalım……

İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK TOPLUMLARINDA TIP

İslamiyet öncesinde Orta Asya’da genelde göçebe topluluklar halinde bozkır kültürü yaşayan Türk topluluklarında, tabiata ve dini inançlara dayalı bir hekimlik sürdürülmekteydi. Orta ve Kuzey Asya’da geniş bir yer tutan Şaman topluluklarında tedavide “Şaman” hakim figür olarak kalmaktadır.Bunun sebebi Orta ve Kuzey Asya’da Şaman’ın girdiği vecd halinin çok önemli bir yer tutmasıdır.Bu bölgede vecd hali en mükemmel dini tecrübedir ve Şaman bu vecdî tecrübenin bizzat en büyük ustasıdır. Hatta Şaman tedavide tabib ile de yan yana bulunabilir.Tabib hastalığı ilaçla tedavi yaparken Şaman da,kendi yöntemleriyle,sihir ve efsunla tedavi etmeye çalışmaktadır. Ancak burada diğer ilkel topluluklardaki hekim anlayışından ayrı, birçok toplulukta görülen  büyü ve büyücülükten uzak bir sihirsel özellik vardır. “Ateşin üstadı” ve  “sihirsel uçuş” gibi kavramlar Şaman’ı diğer büyü ile tedavi yapanlardan ayırmaktadır. Şaman, vecd ile istiğrakın ustasıdır.Kendisini yetiştiren ustasından bugün tıbbi etik denilen kavramları almıştır.(1)

Türklerin meskun olduğu Orta Asya, bilhassa şimdi Sin- chan adı verilmiş olan Uygur bölgesi  tarihte bir “tıp bölgesi” durumuna gelmiştir.(2) Türk bilim adamlarından Ord.Prof.Dr.Süheyl Ünver haklı olarak söyle demiştir: “Uygur kültürünün üstünlüğü kişiye özel tıbba vermesidir”.(3) Bahsedildiği gibi Tıp, Türklerin büyük çapta çaba harcayan ve çok gelişme gösteren sahalarındandır. Türk vesikalarında, İran edebiyatında, Yunan ve Rum klasik eserlerinde Türk adının “güçlü” ve “güzel” anlamında gelmekle beraber, “sağlam” veya “sıhhatli” anlamında da geldiği Türklerin Tıp sahasındaki düşüncelerini ve Tıp kültürünü kavramak bakımından büyük önemi haiz bir belge olarak görülmektedir. Türkler tarafından açılan ve korunan büyük kervan yolu veya İpek yolu sayesinde Türklerin Doğu ve Batı arasında gene Tıbbı temaslar kurdukları ve ilaç ticaretini yaygın bir  duruma getirip, aynı yola “Tıp ve ilaç yolu” denilebilecek bir mahiyet kazandırdıkları bilinmektedir.Çin’de milattan önce 5.yüzyıldan milattan sonra 18.yüzyıla kadar olan çeşitli dönemlerde yazılan değişik kaynaklarlarda Türk tıbbının gelişmelerinden söz açılmış; Çin Tıp bilimiyle mukayese edilerek üstünlüğü itiraf edilmiştir ve tedavide uygulanan bir çok yöntemler dile getirilmiştir. Gerçekten, Türklerde Tıp, Çin, Hint ve Yunan Tıp biliminden farklı bir sistem oluşturmuş. Bahsi geçen sistemin temelinde evren, doğa, bütün canlılar ve diğer şeylerin çekirdeği dört temel unsura dayandığı ileri sürülen Tıp teorisi yer almaktadır. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda bu teorinin yabancılardan Türklere geçmiş bir kültür belgesi olduğu iddialarının yanlış ve onun Türklerin hayat ve sağlık hakkındaki düşüncelerinin ürünü olduğunu belirtilmekle birlikte aynı teorinin milattan önce 6.yüzyıllarda yabancı kültürlerin Tıp bilimine etki yapabilecek derecede gelişme gösterdikleri bildirilmektedir. Nitekim, eski zamanın ve daha sonraları tüm zamanların en büyük hekimi olarak benimsenen Yunanlı Hipokrat uzun bir süre İşkit-Sakalar arasında yaşamıştır.(4) Hipokrat, onların etkileri altında kalarak, “hava, su, toprak” ve “Tıp akılları” adlı kitapları yazmıştır.

Burada şunu belirtmek icap eder ki, Türkler, Doğu ve Batı’da bulunan bir çok kavimler arasında karşılıklı Tıbbı ilişkilerin kurulmasında bir köprü rolünü oynamıştır. Örneğin, Hint ve Orta ve Batı Asya menşeli 40 çeşitten fazla ilaç Türkler vasıtasıyla Çin Tıbbına sokulmuştur.

Karuşti, Brahmi, Sanskirt ve Sogd yazılarında yazılmış bir çok Tıp kitapları Türkler tarafından Çince’ye tercüme edilmiştir.Kuru iğne ile tedavi yapma yöntemi ve bazı nabız teşhisi  metodu Türkler aracılığıyla önce Orta Asya’ya, sonra Ön Asya ve Batı memleketlerine  yayılmıştır. Bundan başka, Moğollar tarafından Çin’e sevk edilen pek çok Türkler, Moğol ordusunda ve devlet makamlarında çalışmıştır. İçinde tabiblerin de bulunduğu bu Türkler, Moğol, Çin ve zamanın diğer toplumlar arasında taşıyıcı bir rol oynamışlardır.

Uygurlar, dünyanın en eski uygar milletlerinden biri olarak kabul edilen Çinlilere, uygarlık miraslarını bırakan halktır. Sadece 5000 yıllık maziye sahip olan Çin uygarlığı, aslında kendi atalarınca onlara aktarılan Uygur uygarlığıdır. Bunu ispat eden yazmalar, Tao tapınaklarında hiç kimseye gösterilmeden özenle korunmaktadır. Çin efsaneleri de Uygurlar’ ın 17.000 yıl önce uygarlıklarının zirvesinde olduklarını anlatmaktadır. Bu tarih, jeolojik olaylarla da uyum sağlamaktadır. (5)

Ne yazık ki, eski Çin’le ilgili tüm tarihi eserler, büyük Çin Seddini ( yani, o devirdeki Çin sınırını ) inşa ettiren İmparator Ching Shihuang tarafından toplatılıp yakılmıştır. (6)
İngiliz Araştırmacı James Churchward ‘ın Kayıp Kıta – Mu ve Mu Uygarlığı hakkındaki bilimsel araştırmalarına göre, dünyanın en eski uygarlıklarından biri olarak kabul edilen Çin uygarlığının sadece 5000 yıllık maziye sahip olduğu, bu uygarlığın aslında atalarınca onlara aktarılan Uygur uygarlığı olduğu, dolayısıyla ilk Çin İmparatorluğunun, damarlarında Uygur kanı taşıyan ve büyük Uygur uygarlığından nasibini alan kişiler tarafından oluşturulduğu mevzu bahistir. (7)

Bu açıdan bakıldığında, Uygur uygarlığından nasibini almış Çin’lilerin akupunkturu keşfetmesinden kuşkulanarak, acaba akupunktur Uygur buluşu mudur ? diye bir soruyu akla getirmek de gayet doğaldır.

Prof. Dr. G. R. Rahmeti Arat’ın 1930 ve 1932 senelerinde Berlin’de yayınladığı Zurkunde der Uiguren ve F.K.W. Müller’in Ein Beitrag zur ärzlichen Graphik aus Zentralsien (Turfan).  (Arch. f. Gesch. d. Med. Bd. 15.) adlı eserinde verilen bilgilere göre, Berlin Müzesi ‘nde saklanmakta olan, her iki tarafı eski Uygur yazısıyla yazılmış, Uygur – Buda kitabına ait 18.5 cm genişliğinde olan No.4 Tomarın Eski Uygurlara ait akupunktur tedavisiyle ilgili kıymetli tıbbi sayfa olduğu anlaşılmaktadır. (8)

İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK TOPLUMLARINDA TIP

İslamiyet öncesinde Orta Asya’da genelde göçebe topluluklar halinde bozkır kültürü yaşayan Türk topluluklarında, tabiata ve dini inançlara dayalı bir hekimlik sürdürülmekteydi. Orta ve Kuzey Asya’da geniş bir yer tutan Şaman topluluklarında tedavide “Şaman” hakim figür olarak kalmaktadır.Bunun sebebi Orta ve Kuzey Asya’da Şaman’ın girdiği vecd halinin çok önemli bir yer tutmasıdır.Bu bölgede vecd hali en mükemmel dini tecrübedir ve Şaman bu vecdî tecrübenin bizzat en büyük ustasıdır. Hatta Şaman tedavide tabib ile de yan yana bulunabilir.Tabib hastalığı ilaçla tedavi yaparken Şaman da,kendi yöntemleriyle,sihir ve efsunla tedavi etmeye çalışmaktadır. Ancak burada diğer ilkel topluluklardaki hekim anlayışından ayrı, birçok toplulukta görülen  büyü ve büyücülükten uzak bir sihirsel özellik vardır. “Ateşin üstadı” ve  “sihirsel uçuş” gibi kavramlar Şaman’ı diğer büyü ile tedavi yapanlardan ayırmaktadır. Şaman, vecd ile istiğrakın ustasıdır.Kendisini yetiştiren ustasından bugün tıbbi etik denilen kavramları almıştır.(1)

Türklerin meskun olduğu Orta Asya, bilhassa şimdi Sin- chan adı verilmiş olan Uygur bölgesi  tarihte bir “tıp bölgesi” durumuna gelmiştir.(2) Türk bilim adamlarından Ord.Prof.Dr.Süheyl Ünver haklı olarak söyle demiştir: “Uygur kültürünün üstünlüğü kişiye özel tıbba vermesidir”.(3) Bahsedildiği gibi Tıp, Türklerin büyük çapta çaba harcayan ve çok gelişme gösteren sahalarındandır. Türk vesikalarında, İran edebiyatında, Yunan ve Rum klasik eserlerinde Türk adının “güçlü” ve “güzel” anlamında gelmekle beraber, “sağlam” veya “sıhhatli” anlamında da geldiği Türklerin Tıp sahasındaki düşüncelerini ve Tıp kültürünü kavramak bakımından büyük önemi haiz bir belge olarak görülmektedir. Türkler tarafından açılan ve korunan büyük kervan yolu veya İpek yolu sayesinde Türklerin Doğu ve Batı arasında gene Tıbbı temaslar kurdukları ve ilaç ticaretini yaygın bir  duruma getirip, aynı yola “Tıp ve ilaç yolu” denilebilecek bir mahiyet kazandırdıkları bilinmektedir.Çin’de milattan önce 5.yüzyıldan milattan sonra 18.yüzyıla kadar olan çeşitli dönemlerde yazılan değişik kaynaklarlarda Türk tıbbının gelişmelerinden söz açılmış; Çin Tıp bilimiyle mukayese edilerek üstünlüğü itiraf edilmiştir ve tedavide uygulanan bir çok yöntemler dile getirilmiştir. Gerçekten, Türklerde Tıp, Çin, Hint ve Yunan Tıp biliminden farklı bir sistem oluşturmuş. Bahsi geçen sistemin temelinde evren, doğa, bütün canlılar ve diğer şeylerin çekirdeği dört temel unsura dayandığı ileri sürülen Tıp teorisi yer almaktadır. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda bu teorinin yabancılardan Türklere geçmiş bir kültür belgesi olduğu iddialarının yanlış ve onun Türklerin hayat ve sağlık hakkındaki düşüncelerinin ürünü olduğunu belirtilmekle birlikte aynı teorinin milattan önce 6.yüzyıllarda yabancı kültürlerin Tıp bilimine etki yapabilecek derecede gelişme gösterdikleri bildirilmektedir. Nitekim, eski zamanın ve daha sonraları tüm zamanların en büyük hekimi olarak benimsenen Yunanlı Hipokrat uzun bir süre İşkit-Sakalar arasında yaşamıştır.(4) Hipokrat, onların etkileri altında kalarak, “hava, su, toprak” ve “Tıp akılları” adlı kitapları yazmıştır.

Burada şunu belirtmek icap eder ki, Türkler, Doğu ve Batı’da bulunan bir çok kavimler arasında karşılıklı Tıbbı ilişkilerin kurulmasında bir köprü rolünü oynamıştır. Örneğin, Hint ve Orta ve Batı Asya menşeli 40 çeşitten fazla ilaç Türkler vasıtasıyla Çin Tıbbına sokulmuştur.

Karuşti, Brahmi, Sanskirt ve Sogd yazılarında yazılmış bir çok Tıp kitapları Türkler tarafından Çince’ye tercüme edilmiştir.Kuru iğne ile tedavi yapma yöntemi ve bazı nabız teşhisi  metodu Türkler aracılığıyla önce Orta Asya’ya, sonra Ön Asya ve Batı memleketlerine  yayılmıştır. Bundan başka, Moğollar tarafından Çin’e sevk edilen pek çok Türkler, Moğol ordusunda ve devlet makamlarında çalışmıştır. İçinde tabiblerin de bulunduğu bu Türkler, Moğol, Çin ve zamanın diğer toplumlar arasında taşıyıcı bir rol oynamışlardır.

Uygurlar, dünyanın en eski uygar milletlerinden biri olarak kabul edilen Çinlilere, uygarlık miraslarını bırakan halktır. Sadece 5000 yıllık maziye sahip olan Çin uygarlığı, aslında kendi atalarınca onlara aktarılan Uygur uygarlığıdır. Bunu ispat eden yazmalar, Tao tapınaklarında hiç kimseye gösterilmeden özenle korunmaktadır. Çin efsaneleri de Uygurlar’ ın 17.000 yıl önce uygarlıklarının zirvesinde olduklarını anlatmaktadır. Bu tarih, jeolojik olaylarla da uyum sağlamaktadır. (5)

Ne yazık ki, eski Çin’le ilgili tüm tarihi eserler, büyük Çin Seddini ( yani, o devirdeki Çin sınırını ) inşa ettiren İmparator Ching Shihuang tarafından toplatılıp yakılmıştır. (6)
İngiliz Araştırmacı James Churchward ‘ın Kayıp Kıta – Mu ve Mu Uygarlığı hakkındaki bilimsel araştırmalarına göre, dünyanın en eski uygarlıklarından biri olarak kabul edilen Çin uygarlığının sadece 5000 yıllık maziye sahip olduğu, bu uygarlığın aslında atalarınca onlara aktarılan Uygur uygarlığı olduğu, dolayısıyla ilk Çin İmparatorluğunun, damarlarında Uygur kanı taşıyan ve büyük Uygur uygarlığından nasibini alan kişiler tarafından oluşturulduğu mevzu bahistir. (7)

Bu açıdan bakıldığında, Uygur uygarlığından nasibini almış Çin’lilerin akupunkturu keşfetmesinden kuşkulanarak, acaba akupunktur Uygur buluşu mudur ? diye bir soruyu akla getirmek de gayet doğaldır.

Prof. Dr. G. R. Rahmeti Arat’ın 1930 ve 1932 senelerinde Berlin’de yayınladığı Zurkunde der Uiguren ve F.K.W. Müller’in Ein Beitrag zur ärzlichen Graphik aus Zentralsien (Turfan).  (Arch. f. Gesch. d. Med. Bd. 15.) adlı eserinde verilen bilgilere göre, Berlin Müzesi ‘nde saklanmakta olan, her iki tarafı eski Uygur yazısıyla yazılmış, Uygur – Buda kitabına ait 18.5 cm genişliğinde olan No.4 Tomarın Eski Uygurlara ait akupunktur tedavisiyle ilgili kıymetli tıbbi sayfa olduğu anlaşılmaktadır. (8)

TÜRK TIP TARİHİNDE AKUPUNKTUR VE MOKSA (DAĞLAMA) TEDAVİSİ

Akupunktur ve moksa,Çin tıbbının yaklaşık dört bin senedir uyguladığı tıp tarihinin en eski, en karakteristik tedavi tekniklerindendir. Temeli, insan bedeninin derisinin yüzeyindeki belirli noktalara ince iğnelerin farklı derinliklere batırılması esasına dayanır. Bu noktalar çoğu zaman hasta organlardan uzak ve anatomik olarak da onunla ilişkisi olmayan yerlerdedirler.

Akupunktur noktaları karmaşık ve gelişmiş bir fizyoloji teorisine dayanan,son derece sistemleştirilmiş bir model uyarınca birbiriyle bağlantılı diziler halinde toplanmıştır. Çin akupunkturunda on iki meridyen üzerinde (kalp,mide,karaciğer,dalak,ince barsak, kalın barsak,akciğer,böbrekler,safra kesesi,mesane,iki de özel meridyen) yaklaşık 618 akupunktur noktası bulunur. Çeşitli kaynaklarda bu noktalar sayı bakımından bazı farklılıklar gösterir(9).

Moksa ise,deriye doğrudan değdirilmek suretiyle veya dolaylı olarak ,yani temas ettirilmeden uygulanan yaprak sigara biçimindeki Artemisia(=Ai) kavının akupunktur noktalarına  tatbik edilen bir tedavi şeklidir. Hastalığın durumuna göre hafif termik uyarıcılarla veya tam tersine belirli noktayı dağlayarak uygulanır.

 

Uygur Tıbbî Metinleri:

Turfan’da Almanların yaptıkları kazılarda bulunan Uygur metinlerini Reşit Rahmeti Arat,Prusya Akademisi yayınları arasında iki cilt olarak yayınlamıştır (R.Rachmati-Rachmatullinzur Heilkunde der Uiguren.Berlin C.I,1930,C,II,1932) Bu eserden istifade ederek, rahmetli hocamız Süheyl Ünver 1935 de “Türk Uygur tababetine ait üç resim”  ile  1936 da “Uygurlarda Tababet” i kaleme almıştır.Bu eserdeki resimlerde günümüz akupunkturunun 15. ve 21.noktaları ve de metinde safra kesesi meridyeni ve “cun” (akupunkturda kullanılan parmak ölçüsü) gösterilmiştir.(9)

Tansuknâme-i İlhan der Fünûn-i Ulûm-i Hataî:

İlhanlılar devrinde tabib ve vezir Reşiddedîn Fazlullah’ın Gazan Han için Wang Shuho’ya atfedilen Kao Yang’ın  Çince tıbbî eseri olan Mo Chüeh’i,Siu-seh isimli Çinli bir hekimle öğrencisi Safiyeddin’e “Tansuknâme-i İlhan der Fünûn-i Ulûm-i Hataî” adıyla Farsça’ya tercüme  ettirdiği ve kendisinin de uzun bir mukaddime yazdığı bir kitap vardır.

İlk defa Süheyl Ünver’in Ayasofya Kütüphanesi’nde bulup tanıttığı(6,11) dört ciltlik eserin günümüze yalnız713/1313 tarihinde istinsah edilen 1.cildi kalmıştır. (Süleymaniye Kütüphanesi,Ayasofya Bölümü Nu:3596).

Çin tıbbını işleyen bu eserde akupunktur,moksa tedavi sistemi önemli bir yer alır.Eserin mukaddemesinde tabib Reşideddin  “Her ne kadar dilleri ve yazıları farklı olsa da Hatay, Çin,Maçin,Karahatay,Uygur vilayetlerinden Türkistan sınırına kadar bütün halk Hatay ahalisinin ilim kitapları ile amel ederler”(s.12),diyerek bin üçyüzlerden önce bütün Orta Asya’da Çin tıbbının bazı tekniklerinin yaygın olarak kullanıldığını ifade eder.

Tansuknâme’de akupunktur ve moksa tedavi sistemi geniş olarak açıklanmaktadır. Reşideddîn “Hatay halkı dağlamaya çok önem verir. Hatay ve Moğol tabibleri birçok hastalığı dağlayarak tedavi ederler”.

“Orta Asya  hekimleri dağlamada o kadar ileri gitmişlerdi ki yeni doğan çocukların bile beş altı gün sonra kafatasının tepesi dağlanırdı.Bundan,beyin hastalıklarından çocukları korumak ve beyni güçlendirmek amacı güdülmekteydi.Hatay’da dağlanmamış adam nadirdi. Bazılarına bir defada 20-30 dağlama yapılmaktaydı”(s.35),diyerek dağlamanın Orta Asya hekimlerinin vazgeçemedikleri bir tedavi yolu olduğunu söylemektedir.

Mukaddime’de bu tedavi yolunun tesadüfî noktalara yapılmadığı,belirli resimli kitaplarla öğretildiği “Hatay halkıyla Türkler,dağlama üzerine kitaplar yazarak dağlama yerlerini resimlerle göstermişlerdir”(s.36)cümlesiyle açıkça ortaya koymaktadır.(9)

Bu iki tedavi tekniğinin uygulama sahaları hastalığın akut veya kronik oluşuna göre değişir. Akupunktur daha ziyade hastalıkların akut durumlarında birkaç seans halinde, moksa ise kronikleşmiş hastalıklarda kullanılır ve bugünkü fizik tedavide kullanılan yüzeysel ısı ve soft lazer tedavisine benzer.

Akupunktur ve moksa tedavi teknikleri zaman içinde devamlı gelişmesine rağmen,temel ilkeler M.Ö.II.yüzyılda iyice yerleşmiş ve sistemleştirilmiştir. Türkler tarihleri boyunca akupunkturdan ziyade onun değişik bir tatbikatı olan moksa (dağlama) yı yaygın olarak kullanmışlardır(9).

İSLAM VE TIP KÜLTÜRÜ

Dini kaynakların tıpla ve biyoloji ile olan bağlantılarını ve bu dini kaynakların bilimsel düşünce ve tıp üzerine özellikle Araplardaki etkilerini incelediğimizde; dini kaynaklar deyince İslam’da iki  şeyin akla geldiği görülür. Bunlardan  biri Kur’an, öbürü de sünnettir ki bu ikisinden de bir üçüncüsü yani fıkıh  gelir. Böylece bu üç parametreyi de önce tek tek sonra da tıp ve biyoloji ile olan bağlantıları açısından incelememiz gerekir.

Kur’an ve tıp dediğimiz zaman Kur’an’da, bir tıp kitabı olmamakla birlikte insanın dünya üzerindeki varoluşu ile ilgili her tür konuda maddi, ruhi, sosyal ve gelecekteki hayatıyla ilgili konularda bilgiler ve öğütler vardır.

Tıp ve biyoloji açısından baktığımız zaman Kur’an’da önce söylenen şey; kendimizi tanımamız,zihnimizi ve vücudumuzu tanımamız ve Allah’ın işaretlerini buralarda incelememiz, gözlemlememizdir. 51.Surede şöyle der:

“Kesinlik arayanlar için dünya üzerinde ve kendi üzerinizde bütün işaretler vardır. Görmüyor musunuz?” Ve 65 ten fazla Kur’an suresi, insanı, kökeni, üremesi ve hastalıkları, iyileşmesi, tedavi biçimleri açısından ele almaktadır. Ayrıca hijyen, beslenme, alkolizm,genetik gibi konuların hepsine Kur-an’da yer verilmiş ve bu konular hakkında bilgiler aktarılmıştır.

Kur’an’da verilen  bilimsel verilerin kesinliği, batılılar için de şüphe götürmez. Fransız cerrah Doktor Maurice Bucaille,(10)  Arapçayı ve Kur’an’ı çalışmış, incelemiş ve şöyle demiştir. “Kur’an’da bulunan bu çok özel bilimsel içerik beni derinden etkiledi. Çünkü hiçbir zaman vahiyle gelen bir metinde bundan on üç asır önce  çok farklı ve bugün ancak modern bilimle anlayabildiğimiz  konularda bilgi verilmesi beni çok etkilemiştir”. Ayrıca  “Kur’an ve İncil’i karşılaştırırken kendisini çok etkileyen bir konudan bahseder ve şöyle der. “Böyle bir metinde ilk defa ve bol bol yaratılış,astronomi, dünya ile ilgili bir sürü bilgi, hayvanlar alemiyle ilgili bir sürü bilgi, bitkiler alemiyle ilgili  ve özellikle insanın üremesi ile ilgili bir sürü bilimsel bilginin bulunması son derece etkileyicidir. Halbuki İncil’de inanılmaz büyük bilimsel yanlışlıklar vardır. Ama Kur’an’da bir tane  bile böyle bir yanlışlık keşfedemedim. Ve böylece kendi kendime şu soruyu sormak zorunda kaldım: Eğer bir insan Kur’an’ın yazarıysa, nasıl 7. asırda bu tür  ve günümüzde modern bilimle öğrendiğimiz bilgileri  bilebilir ve yazabilir? Ben buna verebilecek bir cevap  bulamadım çünkü, hiçbir şekilde Arap yarımadasında oturan bir kişinin( ki o zaman Fransa’da Dagobert adında bir kral hüküm sürmekteydi)  bir sürü kişi için en azından on asır ileride olan bir bilgiyi kitaba aktarması imkansızdır”.

Kur’an’ın tıpla olan ilişkisinde önemli bir bölüm de Kur’an’ın yüksek sesle okunmasının psikolojik bir iyileşmeye neden olduğunun bilinmesidir. Kur’an’ın psikoterapatik rolü en azından inançlı kişi için inkâr edilemez.

Peygamber şöyle demiştir; “bal bütün hastalıklar bir için ilaçtır. Kur’an ise ruh için bir ilaçtır. Ben size bu iki ilacı da tavsiye ediyorum. Kur’an ve bal”. Ancak bununla birlikte hastanın doktordan uzak kalmamasını da istememiştir.

Sünnetle tıp arasındaki bağlantıya gelince; sünnet,peygamberin söylediği ve yaptığı şeylerin toplamıdır ve bunlar inanılır kaynaklar tarafından tekrar edilmiş ve kaydedilmiştir. Peygamberin ağzından çıktığı iletilen bir milyondan fazla hadisin sadece 5000 tanesi otantik  kabul edilmiştir.Bunlar da toplam 6 hadis  kitabında vardır. Sahih-i Buhari,Sahih-i Muslim,Sunane Ebu Davud. Bunlardan ilk ikisi, Buhari ve Sahih Müslim, bütün ulema için en otantik ve sıralamada Kur’an’dan sonra gelen kitaplar olarak kabul edilir. (10)  Bunların çoğunda da tıpla, hijyenle,hastalıkların iyileştirilmesiyle ve psikoterapatik tedaviyle  ilgili öneriler vardır. Leclerc’e göre peygamberin tıpla ilgili söylediklerinin ve verdiği bilgilerin en iyi toplandığı kitap Ebu Nuayim’in kitabıdır.(10)

Bu kitaptaki tüm bilgiler belli bir metodla sıralanmıştır ve bu sistem ve  sıralama aynen 1961’de Paris kütüphanesinde uygulanan  gibidir. Ve buna göre peygamberin üç çeşit tedavi biçimi kullandığı bilinmektedir.

Doğal ilaçlar,doğa üstü ilaçlar ve ikisinin birleşimi.

San Georgeo Darillano şöyle yazmıştır. “Muhammed tıbbı hiçbir şekilde laf ola değil, namuslu bir klinisyen şeklinde uygulamıştır. Örneğin bir salgın olduğu zaman ülkeyi terk etmeyi yasaklamıştır. Savaşa giderken yanında bir sürü tedavi malzemesi götürmüş, Müslümanlara hijyenik kurallar öğretmiş ve bütün bunlar, özellikle tedavi ve hijyen peygamberin dünyevi uğraşları içinde ilk sırayı almıştır”.(10)

Tıp konusu bilgileri de öylesine genişti ki Ortaçağdaki bilim adamları ve din adamlarının çoğu, hastalığı Allah’ın bir isteği olarak düşünürken ve tedaviye karşı çıkarken, Muhammed kaç asır önceden bütün hekimlerin kendilerini tedavi etmelerini ve kendi hastalarını da tedavi etmelerini önermiştir. Savaşta Muhammed, yaralılara ayırdığı bir çadır oluşturmuş, başına da bir kadın hemşire koymuştur ki adı da bilindiği gibi Ranida ‘dır. Bu, bir şekilde bir savaş ortamımda oluşturulmuş ilk hastane çadırlardan  biri olarak kabul edilir.

Leclerc, Arap Tıbbı hakkında yazan önemli bir tarihçidir ve peygamber için şöyle söylemiştir. “Kına,bal,peganum harmala denen madde en çok tavsiye ettikleri şeydi. Sinameki, hadislerinin çoğunda vardır ve sinameki ilk kez Muhammed’in ağzından bir dökümanda geçmiştir. Birçok meyva da tedavi amaçlı olarak tavsiye edilmiştir”.(10)

 

Muhammed şöyle demiştir;

 “İyileşme özellikle üç şeyle elde edilir: Bal,koterizasyon (dağlama) ve hacamat”.Ayak ağrılarında kınayı, balı ise her yerde kullanmıştır.

 

Muhammed’in kendisi Abis Ben Kap tarafından koterize edilmiştir ve kanatılmıştır,yani hacamat edilmiştir. Ayrıca  baldırında bir ağrı nedeniyle vantuz işlemi yaptırmıştır. Bir yaranın hemorojiye dönüşmesi sonucunda da kızı Fatma papirüs yakmış ve külleri  hemorojiyi durdurmak için yaranın üzerine koymuştur. Muhammed de hemorojiyi Sadben  Muad denilen insanın üzerinde koterizasyon yaparak durdurmuştur. Baş ağrısı ve ateş durumlarında soğuk kompresler ve hacamat kullanmış ama enseden yapılan vantuz çekme işini ya da şişe çekme işini kesinlikle yasaklamıştır. Çünkü bunun hafızanın yeri olduğunu ve hafızayı bozacağını düşünmüştür.

Hacamat; sebebi belli bir hastalığın tedavisi olmaktan ziyade,kan fazlalığının vücutta meydana getirdiği rahatsızlıkları gidermek için kullanılan bir tedavi usûlüdür. Hacamatla alınan kan temiz kan değil,kirli,koyu,pıhtılaşmış,derinin altındaki atıl kandır.(11)

Bu kan damardan değil,deriden alınır. Hacamatla pıhtılaşmış koyu kan alınınca,vücuttaki kanın akışkanlık özelliği artar ve damarlardaki dolaşım kolaylaşır. Deri hafifçe bir neşter ile çizilir ve üzerine ağzı geniş bir cam kap kapatılarak emici gücün etkisi oluşturulur ve kirli kan vücuttan uzaklaştırılır.Hacamat,vücudun değişik bölgelerine uygulanabilmekte ve hasta organa yakın yerler özellikle tercih edilmektedir. Kullanılan malzeme hijyenik olmalıdır.

Hacamat’ın hiçbir yan etkisi olmadığı gibi tamamen doğaldır,ağrı ve acı hissedilmez. İz bırakmaz. Aynı gün iyileşme görülür ve vücutta çok büyük rahatlama olur.Hacamat’la tedavi usulü binlerce yıldır uygulanan en eski tedavi şekillerinden olup, günümüzde de İslam ülkelerinin yanı sıra, Çin’den Almanya’ya,Malezya’dan Kanada ve Avustralya’ya kadar pek çok ülkede bir tıp yöntemi olarak uygulanmaktadır.(11)

Türkiye’de bu yöntem Sağlık Bakanlığınca tanınmadığı için, ehil olmayan kişiler  tarafından, sağlıksız  koşullarda uygulanmaktadır.

Peygamber hadislerinden birinde şöyle söylemiştir:

“Damardan veya deriden kan aldırmak,tedavi olduğunuz şeylerin en faydalılarındandır”.

“Sefer ediniz şifa bulunuz,oruç tutunuz şifa bulunuz,hacamat olunuz şifa bulunuz”.(11)

Aynı zamanda Muhammed, Araplarda çok yaygın olan doğa üstü ve batıl tedavi şekillerini (büyü,muska gibi) tamamen yasaklamıştır.

Psikoterapi açısından da önemli önerileri vardır. Mesela şöyle demiştir öfkeyle ilgili olarak: “ öfke insan kalbini kıran, mahveden bir şeydir. Görmüyor musunuz ki öfkelenen insanın bütün damarları kabarmakta ve gözleri kızarmaktadır. Sizden herhangi biri öfkelendiği zaman, ayaktaysa otursun,oturuyorsa yatsın ve hiçbir şekilde öfkesini dışarı vurup onu başkalarına  hiçbir şekilde kin ya da  kötülük ederek  bunu  yansıtmasın. Ama en önemlisi aranızda yenilmez kişi, öfke anında kendini kontrol edebilen kişidir. Eğer içinizden birisi  öfkelenirse suyla bu öfkeyi gidersin, çünkü öfke ateştendir ve ancak suyla bu ateş  söndürülebilir”.

Dikkati çekmek gerekirse bu gelenek, hidroterapide bilinen bir yöntemdir.(10)

Ebu Davud’un söylediği bir hadise göre peygamber şöyle demiştir ki “öfke şeytandan gelir ve şeytan ateşten oluşturulmuştur ve ancak ateş suyla söndürüldüğü için öfkelenen kişi suyu kullansın ve aptest alsın”. Bu kadar ki, kendisinden herhangi bir öğüt isteyen bir kişiye peygamber tek bir cümleyle cevap vermiştir. “Öfkelelenme”!(10)

Peygamberin tıpla ilgili  bilgilerden bahsederken verdiği ilaç olarak kullanılabilecek doğal  gıdaların listesine  bakarsak; kayısı, sarımsak, aloe, badem,amber balık gibi besinlerin baş sıraları aldığını görürüz.

Ayrıca zeytinyağ,kimyon her tür hurma,incir,kına,limon,nar,papatya özellikle tavsiye ettiği şeylerdir. Bunlara biraz daha eklemek gerekirse,taze olan süt, mercimek, kavun, nane, misk gibi maddeleri de sayabiliriz.

TIP, HASTA,DOKTOR, HASTALIK VE İSLAM AÇISINDAN TEDAVİ ŞEKİLLERİ

Peygamber şöyle demiştir; “ bilimin iki çeşidi vardır.Biri vücut bilimi,diğeri  din bilimidir”. Buna göre peygamber, vücutla ilgili bilimi dinle ilgili bilimin önüne almıştır ve dini  bilimlerde uzman olmaktan sonra en asil ve en yüksek şeyin tıp biliminde uzmanlık olmak olduğunu söylemiştir. İslamiyetin tıp üzerinde oynamış olduğu rol hiçbir şekilde inkâr edilemez.

C.W.Turner şöyle demiştir(10) “ İslam,bütün bilimlerde çok önemli bir rol oynamakla birlikte en çok tıp alanında faydalı olmuş ve rol oynamıştır. Şu anda halen İslam Tıbbı hak ettiği yere oturtulamamıştır. Birçok yaygın kanının aksine İslam dini,bütün batıl itikatlarla,büyüyle,başka bazı inançlarla özellikle tıp konusunda bu tür şeylerle devamlı olarak savaşmıştır. Arapların zihnini,atalarından gelen bu mitlerden  arındırıp tamamen objektif ve mantıksal bir düşünce sistemi oluşturmak için uğraşmıştır. Prof.Chati, İslam’dan önce astrolojiye, taşlara,büyülere,büyücülüğe, cadılığa ve bu tür şeylere dayanan Arap Tıbbının, İslamiyetin gelişinden sonra bugün modern tıpla baş edebilecek kadar kuvvetli bir tıp haline  geldiğini söyler.(10)

Bilgin Muhammed Birem El Hamis’in söylediğine göre kitabında, İmam Ebu Hanife ve diğer doktorların, dini kurallara göre, içinde doktor olmayan bir ülkede ya da şehirde  oturulamayacağını  söylemiştir. Arap kültüründe bir şehir ancak içinde yetkin bir doktor, akan bir su, adil bir hakim ve aktif bir pazar varsa yaşanabilir.(10)

Müslüman toplumunda enteresan olan başka bir şey de hastanın hiçbir şekilde toplumdan ayrılmamasıdır. Bir hastaya ziyaret yapmak,özellikle peygamber tarafından en çok tavsiye edilmiş şeydir. Ancak hasta ziyaretlerinin de  “adab-ı ziyaret” denen bazı kurallara bağlandığı bilinmektedir. Peygamber; “bu ziyaretler kısa süreli ve hastanın moralini yükseltecek şekilde olmalıdır. Eğer ona yaşamla ilgili bir umut vermiyorsanız hiç gitmeyin, bu belki onun kaderini değiştirmeyecektir ama morali üzerinde son derece olumlu bir etki bırakacaktır”demiştir.

İbn-i Abbas der ki; “ peygamber kendisi bir hastaya gittiği zaman neden sıkıntısı olduğunu sorardı,nasıl hissettiğini sorardı ve ne yemek istediğini sorardı sonra elini hastanın alnına kor,bazen de kalbinin üstüne kor ve onun için dua ederdi ,ona bir ilaç yazardı. Ayrıca, hastanın her istediğinin etrafındakiler tarafından yapılmasını ve ona durumu müsait olduğu kadarıyla istediği şeyi yemesini sağlamalarını isterdi”.İslam geleneğine göre  hastalık, günahlardan arınmanın Tanrı tarafından lütfedilen bir şekliydi. Ebu Hureyre’nin söylediğine göre , “ herhangi bir müslümanı etkileyen  kronik bir hastalık, yorgunluk, endişe, üzüntü, ağrı en ufak bir iğne batmasına kadar olabilecek her türlü fiziksel  rahatsızlık onun bütün günahlarını azaltır.Bir iğne batmasından çok çok daha önemli  bir hastalığa kadar herhangi bir hastalığı geçiren her bir Müslüman Tanrı tarafından affedilir ve günahları bir ağacın yaprakları gibi  düşer gider.(10)

Şu da önemli bir konudur;  peygamber, duaların, namazın psikoterapik amaçlı kullanılmasını istemiştir. Bugün de bunlar kabul edilmektedir ve tamamen organik olan hastalıkların dua edenlerde etmeyenlere göre çok daha çabuk ve tamamen geçtiğine dair çok önemli araştırmalar ve bilimsel sonuçlar vardır. İnançlı bir müslüman için, iyileşme prosesi dua ile sağlanan bir rahatlık ve sakinlik hali ile tetiklenmektedir. (10)

İslam bize daima en iyiye doğru gitmemizi söyler: 39.surede şöyle bir söz vardır.

“Kullarıma iyi haberi ver, önce bilgiyi dinleyen sonra onu izleyen ve onun içindeki en   iyiyi bulup onu  izleyen kullarıma müjdeyi ver.İşte akıllı olanlar onlardır.”

Bu tür eğilim,batıda ancak 19.yüzyıl düşünürleriyle birlikte ortaya çıkmıştır. Daha önce böyle bir felsefe sistemi ortada yoktu. Böylece bilimsel metodolojiyi öneren gözlem ve hipotezin oluşturulması ve sonra bu hipotezlerin deneylerle doğrulanması üzerine kurulu olan 19.yüzyıl ve sonraki düşünce sistemi ve bilimsel metodlar çok uzun zaman önce Kur’an’da verilmiştir. Bir sürü ayet bizi önce gözleme yönlendirir, daha sonra düşünceye ve hipotezin oluşturulmasına ve daha sonra da deneyimlemeye. Bu zaten modern  bilimin insanının  yöntemidir.

DUA VE TIBBİ ETKİLERİ

Afif Abdel Fattah Tabbara’nın Ruh Asala  ve Fi El  İslâm,yani  “İslâm’da Duanın Anlamı” adlı eserinde şöyle demiştir. “Artık dinin kökenini anlayabilir ve ona bir tanım verebiliriz. Bu bilinmeyen ve kaderimizin  elinde olduğunu hissettiğimiz  güçle bizim aramızda, özellikle zor zamanlarımızda kurulan bağdır. Demek ki dua,eylem halindeki dindir, ya da gerçek dindir”demiştir. (10)

Aynen hata-yogadaki asanaya benzer şekilde bir rekat stereotip hareketlerin zincirleme şekilde tekrarlanmasıdır. Önce ayakta durulur,sonra alın hizasına kollar kaldırılır,sonra bunlar Allah’ın ismi söylenerek iki yana bırakılır. Böylece duanın başlangıcı yapılır. Kur’an’ın birinci suresi olan Fatiha okunur ve başka bazı sureler okunur ve nihayet vücut kafesinin öne doğru eğimi ile oturulur dizlerin üstüne konur,sonra öne eğilinip alın öne yere konur. Tekrar geri oturur pozisyona geçilir,sonra tekrar ayağa kalkılır. Ayrıca bütün bu hareketler sırasında ve sonrasında söylenmesi gereken duaların formülleri vardır. Yavaş yavaş yapılan bu hareketler tamamen yumuşak ve ritmik olmalıdır. Sonuçta bu hareketler inanan bir müslüman tarafından her gün 20 rekat yapılmaktadır.

Bir Amerikan üniversitesinde nörolog  olan Dr.Fares Azoni de Müslümanların namazının, vücuda getirdiği, özellikle omuriliğe getirdiği kas rahatlaması ve gevşemesi ile ilgili (özellikle bu namaz küçük yaşlardan itibaren yapılıyorsa) faydaları üzerine makaleler yazmıştır. Ayrıca omurga kaslarına dair zayıflıklardan oluşan hastalıklara karşı bir koruma oluşturmaktadır. Şu şekilde bir hadis vardır. “Son yargı gününde Allah, omuriliğini duaları sırasında  dümdüz tutmayan kullarına bakmayacaktır” demektedir. Burda eğer bir karşılaştırma yapacak olursak,bu bütün hata-yoganın ana kavramıdır.

Demek ki omuriliğin bütün organizma üzerinde çok büyük bir önemi olduğu bugün bilinmekle birlikte o gün de dualara ve namaza konulan hareketlerle belirlendiği görülmektedir.

Duaların terapötik etkileri de vardır. Örneğin,mucize iyileşmeler gibi. Çünkü insan sadece bir vücut değil,bir zihin ve ruhtan oluştuğu ve bunun tamamının bir psikosomatik bir birleşim olduğu yani üç bileşenden meydana gelen toplam bir organizma olduğu bilinmektedir. Bileşenlerden her birinin kendine özgü ihtiyaçları vardır. Nasıl ki fiziksel vücudun gıdaya,harekete ihtiyacı varsa,zihinsel bölümün entelektüel ihtiyaçları varsa, ruhi bölümün de yaşamını ve gıdasını duadan aldığı Carrel tarafından söylenmiştir. Ayrıca tıpla ilgili olan herkes Louides’a gönderilen ve büromedikal arşivlerinde gözlemleri bulunan hasta kayıtlarını inceleyebilir.Sonuçta,bu incelemelerin sonucunda, tıp akademisinin tıp ve din komitesi New York’ta Frederick Petersan’ın başkanlığında şu kanıya varmıştır. Lourdes’a  bir üyesini göndermek ve olan olayları incelemek istemiştir. Sonuçta tıbbın getirdiği bütün faydalarla birlikte duanın mucize iyileşmelere neden olduğu ya da tıbbın getireceği iyileşmeyi hızlandırdığı bir sürü bilim adamı tarafından belirtilmiştir. (10)

ORUCUN TANIMI:

İki çeşit oruç tanımlanmıştır. Biri dini oruç,diğeri hijyenist ya da deneysel oruç. Dini oruç dediğimiz zaman İslam’daki oruçtan bahsediyoruz. Bu tamamen sakinlik, hareketsizlik, dinlenme ve denge konumunda bazı şeylerden mahrum kalmaktır. Aynı zamanda belirli bir sürede bazı şeyleri yemez içmezken kişinin,kötü kelimeler telaffuz etmemesi ve kötü davranışlarda bulunmaması gerekmektedir. Eğer birisi onunla kavga etmeye çalışırsa ya da hakaret ederse,ona ben oruçluyum diye cevap vermelidir. Bu yeme ve içmenin gün ışığı olduğu sürece kesilmesi olayı, hiçbir şekilde kendini yalandan ve yapaylıktan alıkoymayan kişiye verilmemiştir. Burdan da anlaşılacağı gibi oruç tutan bir müslümanın sadece fizik olaylı değil,zihinsel, etik,duygusal ve ruhsal alanda da kendini düzeltmesi gerekmektedir. Çünkü İslam insanı bir bütün yani psikosomatik bir bütünlük olarak ele almaktadır. Bu da günümüzde olması gereken tıbbi yaklaşımın özüdür.(10)

ORUCUN TIBBİ ETKİLERİ

Peygamberin dediğine göre oruç,organizmayı yeniden yapılandırmaya ve daha iyi bir sağlığa götürmektedir. Şöyle demiştir peygamberimiz; “oruç tutunuz,sağlığınız iyileşecektir”. Bu demektir ki oruç,sağlıklı bir organizma için olduğu kadar hasta bir organizma için de geçerlidir.

Upton Sinclair de aynı anlamda şöyle demiştir.(10) “Oruç bize yeni bir sağlık seviyesi vermektedir”. Hem yaşlılar  yenilenir,organizmaları tamir olur, organizmaları iyileşir. Shelton  bunu böyle bildirmiştir. İnsan vücudundaki bir sürü yumuşak doku oruç sırasında kilo kaybeder. Fakat oruç sırasında bütün kaynaklar harcanmaz,biyolojik açıdan en önemli olan organlar önem sırasına göre beslenir. Önce yağ kaybolur,sonra diğer dokular kendi yararlılık derecelerine göre kaybolurlar. Ama en önemli ana dokular kendi gıdalarını otoliz  sayesinde elde ederler. Böylece organizma rezervlerinin üzerinden yaşar ve  bütün organlar kendi ana yapı  maddelerini kalbin ve genel iç dengenin korunması için harcarlar.

Ayrıca oruç bütün organlara fizyolojik bir dinlenme dönemi sağlar. Oruç sırasında metabolizma ¼ ila 2/5 oranında yavaşlar. Sağlıklı oruç tutan kişide lökositlerin azaldığı ve bazı anemi vakalarının düzeldiği görülmüştür. Şikago’da yapılan bir araştırmada Dr. Tilden şöyle söylemiştir.(10) Pernisyöz  anemi vakalarında eğer gıda kesilirse, beslenmeleri azalırsa bu hücrelerin sayısı  bir haftada artacaktır, ikiye katlanacaktır.

Oruç Asidoza Neden Olur Mu?

Dr.Weger,orucun başında ortaya çıkacak bazı semptomların asidoza benzediğini söylemektedir. Bunlar yorgunluk,ağız mukozasında kızarma,bacaklarda veya sırtta ağrılar,bazen uykusuzluk ve nefeste meyvamsı bir koku. Fakat Dr.Weger bunları fizyolojik olarak kabul etmektedir ve orucun asidoza sebep olamıyacağını ,çünkü pletorik kişilerde asidozun daha çok olduğunu söylemektedir.(10)

Dr.Hang da şöyle söylemektedir.(10)Tedavi amaçlı yapılan oruç hiçbir zaman asidite oluşturmaz,bunun aksine eğer varsa asidoz durumunu yok eder.

Shelton’a göre orucun deride etkileri şöyle olur. Derinin pembe renk ve ince dokusu, oruç sırasında derinin maruz kaldığı gençleşme olayının bir sonucudur. Lekeler ve bozukluklar kaybolur ve ince derideki çizgiler ortadan kalkar,bu derideki iyileşme de vücudun içerisindeki iyileşmenin bir yansımasıdır.(10)

Margulis’e göre solunum ve esas önemli olan organların fonksiyonu oruç sırasında iyileşmektedir. Shelton’a göre en çok akciğerler oruçtan fayda görmektedir,bu da tüberküloz gibi bazı hastalıkların gıdadan mahrum kalınan  dönemlerde  düzelmesi ile doğrulanmaktadır.(10)

Mide ve sindirim sistemi üzerinde de orucun önemli faydaları var. Midenin normal fonksiyonlarının azalmasıyla birlikte kuvvetlenmesi,dinlenmesi,  kaslarının,hatta salgı bezlerinin  yenilenmesi söz konusudur.

Sinir sistemine gelince,oruç sırasında  omurilik,beyin ve sinirler vücut fonksiyonlarını kontrol etme yeteneklerini çok daha iyi bir şekilde yaparlar. Çünkü normal bir şekilde beslenirler ve beyinde ve omurilikte hiçbir yapısal değişiklik meydana gelmez. Bunun yerine bir sürü felç, nevrit, nevralji, epilepsi vakasında iyileşmeler görülmüştür. Bunlar, Dr.Rabagliati tarafından açıklanmıştır.(10)  Ve bu kendi tedavi yönteminin de temelini oluşturmaktadır.

Orta çağda ve  hatta daha sonraki dönemlerde üreme konusunun etrafında bir sürü batıl inanç ve mit vardı. Başka nasıl olabilirdi ki,o kadar karışık tıbbi mekanizmalara sahip ki, insanın anatomiyi ,mikroskobu ve diğer tüm bilgileri keşfetmesi gerekirdi.

Ancak,Kur’an’da bir sürü yerde insanın yaratılışı,kökeni ve embriyonik gelişimleriyle ilgili,anne uterusunda uğradığı değişikliklerle ilgili, hamilelikle,doğumla ilgili yani büyük filojenez ve ontogenez fazlarını anlatan, tarif eden bilgiler bulunmaktadır. Bu konuyu Dr.Maurice  Bucaille, harika eseri; İncil,Kur-an ve Bilim adlı kitabında şu kelimelerle anlatmıştır:(10)

Üreme,bütün antik eserlerin,eski insanlığın ayrıntılarına girdiği ve devamlı olarak incelediği ve kaçınılmaz olarak bir sürü hatalı kavramlara  kapıldığı bir konudur.

ARAP TIBBI’NIN AVRUPA’DAKİ ÜSTÜNLÜĞÜ

Muhammed Ali Kureyş-i Cina’nın, geçtiğimiz son 20 yıl içinde  yaptığı gözlemlere göre bütün dini,milli,politik farklılıklar, düşünce farklılıkları,kıskançlıklar,kin,nefretin hepsi cahilliğe, tamamen önyargıya ve ilgisizliğe dayanmaktadır. Cina’ya göre, sadece İslam ülkeleri bu tür hastalıklardan muzdarip değildir. Gelişmiş ve medeni dediğimiz  ülkelerde de bu komik sendromun kurbanları çoktur. Bunun en üzücü tarafı, hangi ülkeyse o ülkedeki eğitimli ve  aydın sınıfın diğerlerine göre daha fazla bu sendroma kurban oldukları görülmektedir. Sebebi bilinmeyen ve travmatik cahillik kompleksi içinde ırk üstünlüğü düşünceleriyle, din farklılıklarıyla o kadar büyük bir kötülük oluşturulmuştur ki farklı kültürlerdeki çok önemli eserlerin,düşünürlerin, keşiflerin ,buluşların diğer kültürlere aktarılması dahi bu amaçla durdurulmuştur.(12)

Eğer tarihe bakarsak; Hristiyan Batı’da Arap Tıbbı büyük bir çıkış göstermiş ve bu dünyaya tamamen hakim olmuştur. İslam ordularının Hristiyan Batı’ya yürümelerinden önce,Batı’da herhangi bir okul ve üniversite yoktu ve özellikle herhangi bir bilgiyi öğrenmek ve öğretmek  tamamen yasaklanmıştı. Din adamları,papazlar ve hatta papa bile herhangi  bir bilgiye sahip değildi ve tamamen cahildiler. Bugün 20.yy’da bulunan üniversitelerin hiçbiri, buna Cambridge de dahil olmak üzere  yoktu. Ancak Cambridge Üniversitesi’nin 7.yy’da var olduğunu iddia eden bazı fanatik cahiller vardır fakat maalesef fanatizmin varlığı tarihi gerçekleri örtemez. Quiller Couch’un (12)söylediğine göre bu üniversitelerin nasıl başladığı bilinmemektedir. Ama Oxford ve Cambridge’in nasıl kurulduğunu nispeten biliyoruz. Bu profesör hangi  konuların eğitiminin hangi yıl başladığını araştırıp  yazarken şunu söylemiştir.1620 yılında Cambridge’de Arap Edebiyatı enstitüsü kurulmuş,anatomi kürsüsü ise ancak 1720 yılında kurulmuştur. Eğer bir bilgi akımı vardıysa da bunların da çoğunun sahipleri müslüman adlarıdır ve bu bilgilerin tohumları o zaman müslüman olan İspanya üniversitelerinden gelmişti. Bunların Batı’daki temsilcisi de Montpellier Üniversitesiydi. Cambridge üniversitesi’nin başlangıcında Montpellier Üniversitesindeki öğretmenler Arap, ya da Arap Yahudilerdi ve öğrenciler de Araptı. Müslümanların bilim ve sanatı, onlar batıya gelmeden evvel Hristiyan Batı’da hiçbir şekilde bilinmiyordu. Bilim ve sanat yoktu. Bu tarihi gerçek Batılı tarihçilerin bilgileri kullanılarak bildirilmiştir.

S.P.Scot bildirmiştir ki;(12) modern bilim hiç kuşkusuz her şeyini Arap dehalarına borçludur ve modern bilim ve araştırma metodları ve ruhu açısından 12.asır Arap filozoflarına çok şey borçludur.Toledo’lu Al-Zarkal ilk defa Eliptikal Orbitin varlığından bahsetmiştir.(12) Abdul Hasan Ali çok uzun mesafelere yayılan gözlemleri sonucunda kutuplarla ilgili ve merkürün hareketleriyle  ve güneşin hareketleriyle ilgili önemli bilgiler  vermiştir. Tanjant hesapları için İbn Cunis’in formüllerini devamlı  olarak kullanmışlardır ve bunlar yayınlandıktan tam 600 sene sonra dahi tanjant ve sekant formüllerinin varlığı Batı’da  bilinmemektedir.El Hazen’nin keşifleri optik konusunda çok çok önemlidir. Belki de Orta Çağda Hristiyan ülkelerle Batı’da İslami olan bölgeleri karşılaştırmak akıllıca olacaktır.

Roger Bacon (12) isimli bir papaz 1240’lı yıllarda Oxford’da eğitim gördükten sonra Paris’e gelmiştir. İtalya’yı da ziyaret etmiş ve İslam ile ilgili çalışmalar yapmıştır. 1267 yılında yazdığı kitabında son 20 yılda gizli kitaplara ve aletlere  20000 pound’dan fazla harcadığını Yahudi dilini ve Arapçayı öğrendiğini söylemiştir. Fakat maalesef günümüzde bazı fanatikler Roger Bacon’ın Arap etkisinden kurtulmuş ilk Avrupalı olduğunu söylerler. Bu egoist iddia hiçbir şekilde temelli değildir. Tam tersine Roger Bacon tamamen Arap etkisi altındaydı. (12)

Scott,(12) Avrupalı Müslümanların tarım alanında ve tarımsal endüstride nasıl ilerlediklerini anlatan kitap yazmıştır.Aynı zamanda Müslümanların mühendislik yeteneklerinin ve başarılarının da ayrıntılı bilgilerini vermiştir.

İslam-Arap tıbbına hak ettiği değer zamanımızda ve umarız ki gelecekte verilecektir.

İSLAM DOKTORLARI VE İSLAM TIBBI,İSLAM’IN ŞAFAĞINDAN ALTIN ÇAĞA

Arap İslâm Tıbbı’nda tarihi olarak  4 dönem olduğu varsayılıyor. Doğrusu iki ana bölüm düşünebiliriz. Birincisi,İslâm’ın kuruluşundan başlayarak altın çağa kadar,diğer bölümü de altın çağdan bu tıbbın unutulmasına,ya da üzerinin örtülmesine kadar sürer. 1258’de Moğollar’ın Bağdat’ı almasından sonra İtalyan Rönesansı gelir. Daha sonra da 18.yy’a kadar bir düşüşe geçilir. Günümüze daha yakın çağlarda da tekrar modern Arap İslam ülkelerinde eski Arap Tıbbı’nın canlanması vardır.

İlk dönem 7.asırdan 11.asıra kadar sürer. Bu dönemde halifelerin çevresinde bir çeviri furyası başlamıştır. Bütün antik eserler çevrilmekte, üzerinde yorumlar  yapılmakta ve özümsenmekteydi. Bu Yunan Tıbbı’nın ,Suriye,İran ve Hint Tıbbı’nın İslam’a uyarlanmasıdır. Peygamber zaten teolojinin yanına en önemli iki bilimden biri olarak  tıbbı yerleştirmişti ve o andan itibaren tıbba gösterilen ilginin sebebi buna bağlıdır.

İslam’ın çok erken devirlerinde Mısır’ın ele geçirilmesi, İskenderiye’deki meşhur okul ile ilişkiye geçilmesini sağlamıştır. Bu ekolun bilimsel dogmasını oluşturan Gayle’nin  (13) 16  kitabı çevrilmiş ve üzerinde yorumlar yapılmıştır. Emevi halifelerin muhteşem hükümdarlığı sırasında Semerkant’a ve Anadolu’ya kadar imparatorluk genişlemiştir. Ama Arap İslam Tıbbı’nın esas altın çağı 750 ile 800 yılları arasında başlar. Bu Abbasi halifelerinin Bağdat’ta  hüküm sürdüğü zamandır ki bu Abbasi halifelerinin en meşhuru Harun  Reşit El Mansur ve özellikle 7. halife olan El Mamun’dur. Bunlar bilimi müthiş bir toleransla sonuna kadar desteklemişlerdir. O zaman bölgede bulunan Ortodox dindarlar, bilime karşı oldukları için,El Mamun’un inananların kumandanı şeklindeki lakabını,inançsızların kumandanı olarak değiştirmekten de çekinmemişlerdir.

Gerçekten de ilk Abbasi halifeleri büyük bir heyecanla eski antik bilimlerin incelenmesine  giriştiler. Çok önemli Yunan el yazması eserleri satın aldılar,ya da istilâ ettikleri yerlerden kaldırdıkları ve Beyit El Hikme denilen kraliyet kütüphanesinde bunların hepsini korudular. Arapçaya çevirttiler ve böylece saraydaki bütün bilim adamları bunlardan yararlanabildi. 9.asrın sonunda Hipokrat ve Bizans’taki tıpla ilgili bilgilerin  tamamı Arapçaya çevrilmişti. Bu dönem boyunca Doğuda Gazneliler, Abbasiler, Fatimiler, Selçuklular hüküm sürmüştür. En büyük Arap doktorlarının yetiştiği,tıp adına en önemli gözlemlerin yapıldığı dönemdir. İslam medeniyetinin en parlak zamanıdır. Çok büyük ilerlemeler kaydedilmiştir.(Özellikle astronomi,felsefe,matematik,fizik,kimya ve tabi ki tıp alanında). Bu sefer de Arap-İslam Tıbbıyla ilgili eserler Batıda Arapça’dan Latince’ye ve Yahudi diline çevrilmiş,bu 13.yy’a kadar sürmüştür.

İbni Sînâ’nın,El Biruni’nin,El Gazali’nin,İran’da ve Hindistan’da El Gorgani,Hasan İbni El Haytam,İbn-i Rıdvan,Ammar El Mansuli,Mısır’da İbn-i Butlan gibi insanların son derece önemli eserler verdiği ve tanındığı,eserlerinin Arapça’dan Latince’ye çevrildiği bir dönemdir.(13)

Bu dönemin yetiştirdiği en büyük bilim adamlarından olan İbni Sînâ, o dönemde kendi hayatını yazdırdığı için hakkında en çok bilgiye ulaşabildiğimiz kişidir.

İlk eğitimini babasından, daha sonra ünlü bilgin Natili’den  almış ve İsmail Zahit’ten geometri ve mantık dersleri almıştır. Ptolemaios’un yapıtlarını okuyarak coğrafya;  Eukleides’in eserlerini araştırarak geometri, Farabi’nin El-İbane adlı eserinden yararlanarak Aristo felsefesini öğrenmiş, ayrıca mantık, tıp, biyoloji, dini bilimler üzerine eğilmiştir. Tıp alanında hem okuyarak, hem de hasta tedavi ederek kendisini geliştirmiştir.

İbni Sînâ 17 yaşında iken, hastalanan Buhara prensi’ni yaptığı tedavi ile iyileştirince, Buhara sarayı kütüphanesinden faydalanma olanağına kavuşmuştur. Sonradan Buhara’dan ayrılarak, Harezm ve Horasan çevresindeki kent merkezlerini dolaşmıştır.

“Tıbbın Kanunu”(el-kanun fi’ttıb) altı yüzyıl Asya ve Avrupa’da tıp fakültelerinde okutulmuştur. Batıda Avicenna olarak anılmıştır. Yazdığı bitkisel özler ve diğer organik karışımlardan altmış kadarı 1920 yılında İngiliz ilaç endeksine girmiştir.

240 tanesi hala korunmakta olan 450 çalışması bulunan İbni Sînâ sadece tıp alanında değil, astronomi (yıldızların koordinatlarını izlemek için bir alet icat etmiştir) ve fiziğin (ışığın belli bir hızla yol aldığını belirtmiştir) de aralarında olduğu pek çok bilim alanında eserleri bulunmaktadır.(14)

İranlılar kendisinin Buhara ve Hemedan’da yaşadığı için İranlı; Araplar eserlerini Arapça yazdığı için kendisini Arap kabul etmişlerdir. Oysa ailesinin kökenini aldığı ve yaşadığı yer olan Belh, zamanında Türklere ait bir yerleşim yeri olup, kendisi de ana tarafından Türk soyundan geldiğini ifade etmiştir.

Tıp ilmine dair araştırmaları son derece orijinal ve doğrudur. Bu yüzden doğu ve batı hekimliğine kelimenin tam anlamıyla, 600 yıl, hükmetmiştir. Kendisinden sonra yetişen Gazâli, Farabî’yi’ ondan öğrenmiştir. Düşünce ve anlayış bakımından İbni Sînâ, Farabî ile İmam Gazâlî arasında bir köprü vazifesi görür. Yunan felsefesini İslam ilmi olan Kelâm ile, yani Tanrı bilgisiyle bağdaştırmaya uğraşmıştır.

İbni Sînâ’nın Kanûn adlı eseri XII. yüzyılda Latince’ye çevrildi ve Batı tıp aleminde bir patlama tesiri yaptı.Çağın Fransa’sının en meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Lauvain Üniversiteleri’nin temel kitabı Kanûn oldu. Durum XVII. yüzyılın ortalarına kadar böyle devam etti ve İbn-i Sina, 700 yıl Avrupa’nın tıp hocası oldu. Altı yüzyıl önce Paris Tıp Fakültesi’nin kütüphanesinde bulunan 9 ana kitabın en başında İbni Sînâ’nın Kanûn’u yer almıştır.

Bugün hala Paris Üniversitesi’nin tıp fakültesi öğrencileri St. Germain Bulvarı yanındaki büyük konferans salonunda toplandıklarında iki Müslüman doktorun duvara asılı büyük boy portresiyle karşılaşırlar. Bu iki portre, İbni Sînâ ve er-Razi’ye aittir.(14)

İBNİ SİN’NIN “KAN ALINACAK DAMARLAR” RİSALESİ ÜZERİNE BİR BAKIŞ

Tarihi çok eski Türk Tababeti içinde ,meslek esaslarına oturtulmuş ve buna göre tayin edilmiş damarları tespit ve tarif etme işlemi  ve bu damarlar üzerinde cerrahi uygulamaları izah gayretleri sıhhatli bir şekilde görülmektedir. Nitekim,”kan alınacak damarlar” risalesi ile konuya önem veren,damarların yerlerini,uygulanacak metodları, işlem öncesi ve sonrası ortaya çıkabilecek gerekli tedbirleri açık ve bilimsel bir çerçeve içinde hazırlayan İbni Sînâ, bu konuda bizim için en veciz örnektir.

Aşağı-yukarı 10 asır evvel İbni Sînâ tarafından hazırlanan “kan alınacak damarlar risalesi”, ilgili damarların izahı ile birlikte,kan alınış şekilleri,bu işlem sırasında dikkat edilecek hususlar,kullanılacak ilâçlar,sterilizasyon ve pansuman ve diğer birtakım bilgileri de ihtiva etmektedir. Adı geçen risalede;kırkı aşkın damardan bahsedilmektedir ki,bunların büyük kısmı toplardamar(ven),birkaç tanesi ise atardamar  (arter)dir.

Damarlar Arapça isimleri ile verilmekte ve açıklamalar da yine  Arapça olarak yapılmaktadır. Esasen; Türk Tıp literatüründe Anatomi terimlerinin “Arapça” ve “Farsça”dan kurtulup, bu bilim dalının uluslararası lisanı olan “Latince’ye” dönüşü daha çok kısa zaman evveline rastlar.

Müderris Hazmi (Tura) tarafından Türkçe’ye çevrilen,Ord.Prof.Dr.Süheyl ÜNVER tarafından 1937 yılında yayımlanan makalenin, bugün Süleymaniye Kütüphanesinde bulunan mevcut orjinaliyle karşılaştırıldıktan sonra elde edilen bilgiler neticesinde; İbni  Sînâ’nın o zamanlar yaptığı tariflerin  zamanımıza göre  fevkalade doğru olduğu görülmektedir.

12.yy’dan sonra Mezopotamya’daki tıbbi ekoller yavaş yavaş düşüşe geçmiştir. Ama İspanya’daki Müslümanların oluşturduğu tıp okulları hâlâ parlamaya devam etmektedir. Bu dönemde Mısır önemli bir bilim merkezi haline gelmiştir. Bu Moğol istilasına kadar sürmüştür. Bu dönemi karakterize eden en önemli olay Arapça yazılmış eserlerin, Batı’da kendi dillerine çevrilmesidir. Böylece İslâm biliminin dünyada Batı’ya doğru kayma eylemi başlamıştır. Diğer tarafta İspanya’da da bu Arap Tıbbı’nın edebi zenginliğine kapılan bir sürü batılı kişi olmuştur. Bunlardan bir tanesi Toledo’ya giden Gerard Cremone’dur.(13) 12.asırda Toledo ya gitmiştir ve Arapça’dan Latince’ye çeviri yapanların en verimli çalışanıdır. Araplar’ın her türlü konuda bilimle ve ilimle ilgili her türlü kitapları gördükten sonra Latin alfabesini ve eserlerini fakir bulmuş ve Arap alfabesini ve dilini öğrenmiş,kendisini de çevirilere vermiştir. 17 tane geometri,12 tane astronomi kitabı, 11 tane felsefe kitabı, 21 tane tıp kitabı, 3 tane de kimya kitabı çevirmiştir. Toplam 71 eserin tercümanı olmuştur.İşte bu asırlarda bilimin ve düşüncenin  yolculuğu Akdeniz’i aşmış ve Avrupa’ya yayılmıştır. Dolayısıyla Platon’la Spinoza’nın arasında her zaman bir Farabi,Aristo ile Dante’nin arasında her zaman bir Avicenne olacaktır.(13)

Tabi ki Galien ile Harwey arasında muhakkak ki bir İbni El Fisin,Hipokrat’la Sydenham’ın arasında ve Boerhaeve’ın arasında her zaman İbni Sînâ’nın ya da Rhaze’nin isimleri geçecektir. 10.yy başlarında ,Sinan İbni Thabet Bağdat’ta cerrahinin prensipleri belirlenmiştir ve 1163’te berberlerin ve şarlatanların tıp uygulaması yasaklanmıştır.

Bağdat’ta 750 yılında açılan ilk halka açık eczanesinden sonra Paris’te 1180 de ilk halka açık eczane açılana kadar 4 asır beklemek gerekmiştir.

Tıp tarihinde bu parlak dönemi üçüncü dönem izler. Bu 14.yy’dan 17.yy’a kadar sürmüştür. İslam’ın Orta Çağı’dır. Ara sıra bazı parlak hareketler ve bilimsel buluşlar olsa da İslam biliminin yavaş yavaş karanlığa gömüldüğü dönemdir. Bu dönemde Bağdat’ın Moğollar tarafından fethi bu karanlık dönemin gerçekleşmesinde etkili olmuştur. Bu dönemde bazı parlak keşifler olmuştur. William Harwey’den tam 3 asır önce 13.yy’da Kahire’de bazı ansiklopediler ortaya çıkmıştır ve yine bu dönemde Şam’da İbni Nafis tarafından akciğer dolaşımı bulunmuştur.(13)

Bu dönemde yaşamış en önemli doktor ve çevirmenlerden birisi,halife El Mamun ve El Mütevekkil zamanında yaşamış olan İbn İsak El İbadi’dir. Kendisi o kadar ünlü olmuştur ki İslâm’daki en büyük bilgin olarak isimlendirilmiştir. Yaptığı işlere ücretler altınlarla ödenmiştir.Kendisi Yuhanna İbn Al Massawaih adındaki doktor tarafından yetiştirilmiştir. Arap Tıbbı’ndaki terimlerin babası olarak kabul edilir. Bu terimlerin hepsini belirlemiş, prensiplerini koymuş, anlamlandırmıştır.

Honayn denen bilim adamı Yunanca öğrenmiş ve bir sürü el yazmasını Arapça’ya kazandırmıştır. Platon ve Ariston’un eserlerinin çoğunu ve başka Yunan klasiklerini çevirmiştir. Ayrıca Hipokrat,Galien ve Dioscoride isimli hekimlerin eserlerini Arapça’ya kazandırmıştır. Bütün bu çevirmenler arasında şüphesiz ki Honayn en verimli çalışandır. Genelde tercümeler Yunanca’dan önce Suriye diline, oradan da Arapça’ya çevrilmiştir. Hipocrates’ın  en önemli 10 eserinden 7 si bu kişi tarafından çevrilmiş ve yorumlanmıştır. Diğer kalan 3’ü de onun talebesi  Sinan  Yahya tarafından ve onun da talebesi olan Hobaych tarafından  kaleme alınmıştır. Hobaych aynı zamanda Galien’in 16 kitabını da çevirmiştir. Honayn’in çeviri tekniği bugünün filoloji tekniğine tamamen uymaktadır. Çevirilerinde hiçbir değişiklik yapmadığını,çevirileri yaparken bir sürü başka kaynakları araştırarak en doğru terimi bulduğunu söylemektedir. Dolayısıyla bu çeviriler sırasında İslam Arap Tıbbı’nın teknik terimleri de oluşturulmuştur.(13)

Dolayısıyla anlıyoruz ki 19.asırda bütün Müslümanlar için hangi ırka dahil olurlarsa olsunlar,dil Arapça’ydı. Çünkü Arapça, sadece dinin değil,bilimin,diplomasinin,sosyal ilişkilerin de diliydi. Bu nedenledir ki bütün eserler bu asırda Arapça’ya çevrildi.

Lucien Leclerc’in(13) söylediğine  göre 19. asırda Araplar bütün eski Yunan Medeniyeti’nin eserlerini en birinci sınıf bilginler tarafından çevrilmiş olarak ellerinde bulundurmaktaydılar. Hipocrates ve Galien’den başka Arapların en çok tercih ettiği tıp adamları;Ephese Rufus,Oribase,Paul Degine,Alexsandre De Tralles ve Dioscoride idi. Ama bütün bu antik çağ doktorları arasında en çok Galien tercih edilmiştir. Bunun sebebinin de özellikle Müslümanlar tarafından bu kişinin inancının ve tek bir Allah’a inanmasının önemli olması ve de ayrıca çok büyük bir bilim adamı olmasıdır.

15. YÜZYIL OSMANLI TIBBI (TÜRK TIBBI)

Osmanlı Tıbbı’nda,insan bedeni ve onun hastalıkları anlatılırken insan, içinde olduğu dünya ve onun içinde bulunduğu evren ile birlikte düşünülür. Evrenin bir parçası olan içinde yaşadığımız dünyada var olan her şey, “dört temel unsur”dan meydana gelmiştir. Bunlar; toprak,ateş,hava ve sudur. Bu dört unsur değişmez ve vazgeçilmezdir. Bu alemdeki her şey bu dört temel unsurun belli oranlarda karışıp birleşmesiyle oluşmuştur. Onun için bu dünyadaki cansızlar,canlılar ve tabidir ki insan da bu dört temel unsurdan meydana gelmiştir.

Osmanlı Tıbbı’nda kabul edilen bir diğer temel prensip “nitelikler” dir. Bu alemde var olan her şey “dört temel nitelik” e sahiptir. Temel nitelikler; sıcaklık,soğukluk,nemlilik ve kuruluktur. Osmanlıca terimiyle dört nitelik; sıcak (hâr),soğuk (barid)  burudet,kuru (yabis) yubuset, nemli (ratıb) rutubettir. Bu alemi meydana getiren dört “temel unsur”da da  bu nitelikler vardır. Hava sıcak ve nemli,ateş sıcak ve kuru,su soğuk ve nemli, toprak soğuk ve kuru niteliklere sahiptir. Beden ve içindeki her organ da bu niteliklere sahiptir. Osmanlı hekimi bu dört unsur ve dört nitelik prensiplerini tartışılmaz temel prensipler olarak kabul eder.(16)

İnsan bedeni de onu meydana getiren organlar da bu temel unsurlardan belli oranlarda karışarak meydana gelmişlerdir. Aralarındaki farklılık karışımlardaki orandadır. Bu yüzden her organ farklıdır ve yapısındaki farklılıkların sahip olduğu nitelikleri taşırlar. Bu sebepten organlar da farklı niteliklere sahiptir. Örneğin; kalp ve karaciğer sıcak,beyin ve kemikler soğuk,omurilik ve akciğerler nemli, kıllar kuru niteliğe sahiptir.

Dört sıvı olan kan,balgam,sevda ve safra şöyle meydana gelir;besin maddesi ağızda çiğnendiğinde ısı ve tükürükle pişip sindirilir,buna birinci hazım denir. Besinler ağızdan mideye gider ve sıcaklık ve maddelerle bir sindirim de orada olur. Burada besin maddeleri arpa suyuna benzer bir hal almıştır. Buna ikinci hazım yahut keylus denir. Buradan hazım olunanların bir kısmı bağırsaklara gidip en safı orada emilir,fazlası bağırsaklardan defedilir. Bir kısmı da oradan karaciğere gider,karaciğerdeki üçüncü sindirimdir. Bütün bu sindirilenler karaciğerde pişer,kanda köpük yapan safra olur, kanda tortu yapan sevda (kara safra) olur,kandaki pişmemiş kısım balgamdır,tamamen pişmiş olanı ise kan olur. Kanın merkezi kalp ve karaciğer,sevdanın merkezi ise dalak ve midedir. İnsan sağlığı için çok önemli olan bu dört temel sıvı da belli niteliklerdedir. Kan;sıcak ve nemli,balgam;soğuk ve nemli,safra;sıcak ve kuru,sevda;soğuk ve kuru niteliktedir.(16)

İnsan bedeni bu dört temel sıvının etkisi altındadır ve her insanda bu dört hılt bulunur fakat farklı oranlardadır. Çünkü insanlar  yaratılırken bu dört sıvının salgılanma oranı farklı olarak yaratılmışlardır. Her insanda bu hıltlar farklılık taşısa da pratik olarak dört ana grupta toplanır. Bunlar; kan hıltı ağırlıklı olanlar,balgam,sevda ve safra hıltı ağırlıklı olanlardır. Osmanlı Tıbbı’nda buna mizaç (yoğrulma) denir. Eğer bir insanda kan hıltı fazla ise ona demevi mizaçlı,balgam hıltı fazla ise balgami mizaçlı,sevda fazla ise sevdavi, safra fazla ise safravi mizaçlı insan denir.

Bu dört grup Osmanlı Tıbbı’nda çok önemlidir. Hekim hastasına faydalı olmak,onu tedavi edebilmek için hastasının mizacını bilmek mecburiyetindedir.

İbnî Şerif de yazmış olduğu tıp kitabı Yâdigâr’da mizaçları tanımak için hekime yol gösterir. Eğer bir hastada kan hıltı fazla ise;yüzünün rengi kızıldır,bedeni sıcaktır,koldaki damarları hızlı atar, idrarı kızılımsı bir renktedir. Boyun damarları doludur,ağzının tadı tatlıdır,hacamat yerleri ve kan alınacak damarları kaşınır,gövdenin kızgınlığı hamamdan çıkan kişinin sıcaklığı gibidir. Ayrıca,soğuk havadan hoşlanır. Safra hıltı fazla olanlar; buğday renkli olur. Bedeni sıcak olup,damarları hızlı ve dolu atar. İdrarı sarı veya turuncu renginde olur. Kişinin ağzı acı ve susuzluk hissi fazladır. Sıtması çok sıcak ve yandırıcı olur. Sıtma belirmeden önce titrer. Balgam hıltı fazlalığının da belirtileri şunlardır; idrarı beyaz olur, bu gibi kişilerin benzi ak olur,semiz olur. Bedeni sıcak değildir,damarları ağır ağır hareket eder,yani hafif hafif atar. Hasta çok uyur ve tembel tembel hareket eder.

Sevda hıltı fazlalığının da belirtileri şunlardır. Bu kişilerin benzinin rengi koyu renkli ve donuk olur,parlaklığı olmayıp kara veya karaya meyleden bir renkte olur. Gövdesinde kıl az olup mizacı zayıf ve ince olur. Damarları hafif ve ağır atar,devamlı düşünceli ve kederli olur. Sevda maddesi genellikle ihtiyarlıkta ve sonbaharda fazlalaşır.(16)

Osmanlı hekimi,hastalığı teşhis ettiği zaman o hastalığın tedavisini  o hastalığın mizacına göre yapar. O hastalığın ilacının demevi mizaçlı olanlar için ayrı formülü, balgami, sevdavi, safravi mizaçlılar için ayrı ayrı formülleri vardır. İbnî Şerif kitabında bunları şöyle özetlemiştir: Kan fazlalaşmışsa hastanın çok uykusu gelir,gerinir,esner,burnu kanar, gövdesinde çıbanlar çıkar. Safra fazlalaşmışsa ağzı acı olur,çok susar,uykusu gelmez, benzi sarı olur,iştahı olmaz. Balgam fazlalaşmışsa bedeni gevşer ve ağır olur,az susar,çok uyur ve gövdesi soğuk olur. Sevda fazlalaşmışsa gövde zayıf olur,rengi karasarı olur,midesi sıcak olup,uykusu gelmez ve fasid fikirler üretir.(16)

Osmanlı hekimi hastayı ve hastalığı tanıdıktan sonra tedaviye geçer ve burada bilinmesi gereken bir başka çok önemli husus ilaçların nitelikleridir (sıcak,soğuk,kuru ve nemli). Hastalığın tedavisi, dengesi bozulan hıltları azaltarak veya çoğaltarak dengeli hale getirmektir. Bu da o hıltın tersi etkisindeki ilaçlarla mümkündür. Bu sebeple her ilacın niteliklerini bilmek gerekir. Örnek olarak;safran ve defne sıcak ve kuru,sumak soğuk ve kuru,elma soğuk ve nemli niteliktedirler.

Genel olarak bu nitelikler bilinse de bunların dereceleri de bilinmelidir. Bu da günümüz modern tıbbına benim katmak istediğim “kişiye özel ilâç + kişiye özel beslenme” kavramının temelidir.

Bu konudaki en iyi derlemelerden biri hocamız Nil Sarı’nın “Cerrahiyet’ül-Haniye’de Dağlama Yoluyla Mâl-i Hülyâ Tedavisi Ve Akupunktur Yöntemi İle Karşılaştırılması” başlıklı makalesinde bulunur.(17)


Mâl-i hülyâ tıp tarihinde pek çok sözü edilen hastalıklardan biridir. Antik devre ve İslam dönemine ait bir çok tıp eserinde etraflıca anlatılan mâl-i hülyâ hastalığı Osmanlı tıp yazmalarında da önemli bir yer tutar.

Osmanlı tıbbında mâl-i hülyâ’nın etyolojisi ve tedavisi hıltlar nazariyesine dayandırılır. Metinlerde tıp nazariyeleri ve klinik gözlemler iç içedir. En uzun mâl-i hülyâ bahsini 15.yüzyıl hekimlerinden Mukbilzade b.Mümîn’in Zahîre-i Muradiyesinde buluyoruz.

Osmanlıca tıp yazmalarında mâl-i hülyâ çok kere ,diğer hastalıklarda olduğu gibi, “Esbâb”, “Alâmat” ve “İlâc” adı altında üç bölümde incelenir. Sebep kısmı nispeten kısa tutulur,tedavi kısmına ise çok uzun yer verilir.

Mâl-i hülyâ’nın ortaya çıkışı maddi sebeplere bağlanır. En önemli sebebi dimağda veya bütün bedende “kara sevda”nın artmasıdır. Sevd⠓ruh-ı nefsanî”yi bozar. Böylece organik bozuklukların psişik belirtilere sebep olduğu ifade edilir. Sevdaya diğer hıltların karışmasıyla mâl-i hülyâ’nın belirtileri de değişir. Mizâcların mâl-i hülyâ üzerinde farklı tesirleri vardır. Mâl-i hülyâ sevdâ’nın dimağda veya bedende toplandığı yere göre de farklı belirtilerle ortaya çıkar.(17)

Mâl-i hülyâ’nın ana belirtileri korku,insandan kaçma,yalnızlığı sevme,daima kederli olma,sıkıntı,sabit fikirler,hezeyanlar,bozuk düşünceler ve hayallerdir. Örnek olarak verilen vak’alar ele alındığında mâl-i hülyâ’yı bugünkü psikiyatrik hastalıklardan birine tıpatıp uydurmak güçtür. Çünkü melânkolinin önemli belirtilerinin yanı sıra paranoid ve şizofrenik reaksiyonlar da dikkati çeker. Fobik reaksiyonlar,çeşitli hezeyanlar,idrak bozuklukları ve bazı absürd vak’alar ile bir arada incelendiğinde mâl-i hülyâ için bugünkü anlamada sadece melânkoli karşılığını vermek güçleşmektedir.

Mâl-i hüly⠓meraki” ve “kutrub”un ilâvesiyle bir hastalıklar grubunu meydana getirir.

Mâl-i hülyâ’nın tedavisinin esası vücuttan sevda hıltının atılmasıdır. Bu nedenle önce sevda hıltını olgunlaştırıcı,dolayısıyla atılımını kolaylaştırıcı terkipler ile tedaviye başlanır. Bu arada gerekirse kan alınır.

Hıltının vücuttan atılmasına “istiğfar” yani boşaltma denir. Bu da kusturma,lavman yapma, kan alma ile gerçekleşir. Boşaltmada kullanılan çeşitli hap,macun,şerbet,süfüf vs. şeklinde terkipler vardır. Bunların genellikle esasını ilâç olarak kullanılan bitkiler teşkil eder.(17)

Diğer Osmanlıca tıp yazmalarındaki mâl-i hülyâ bahisleri ile Cerrahiyetü’l Haniye’deki  mâl-i hülyâ faslı kıyaslandığında,Sabuncuoğlu’nun yazmasında konunun farklı bir şekilde ele alındığı görülür. Hastalığın nedenleri üzerinde durulmadığı gibi belirtileri de anlatılmaz ve doğrudan doğruya tedavi konusuna geçilir. Burada önemli olan dağlama yöntemidir. Hastalığın “dağlama yolu ile” tedavisi anlatılır ve bu da hastalık nedenine bağlı olarak değişir . Eğer mâl-i hülyâ’nın sebebi “rutubet-i faside” veya “balgam-ı galiz” olursa  ilâçla tedavi yapılır ki bu ilâçların “muacele” (ilâç yapma) bölümünde ele alındığı söylenir. İlâçlar fayda etmediği takdirde “falic”(felç) de  uygulanan dağlamanın tatbik edilmesi söylenir ki buna “dağ urmak” denir.(17)

Yapılan işlem şudur: hastanın saçları traş edilir. Başının ortasından bir, “iki boynuz yerinden” iki, enseden bir,boyun omurgalarının üzerinden bir dağ vurulur.

Hasta dayanıklı ve kuvvetli ise,beden gevşemesinin tedavisi için arka omurgalarından dört dağ daha yapılır. Dağlamada “dağlağu” aleti ile deriye temaslar derece derece olur; uygulama sadece ısıtma veya yüzeyde çok az ve dar bir sahaya “değme” ile deri yanması arasında değişir.

Dağlama aleti deri üzerine ufak noktalar halinde değdirilir ve çok kere de değmeden deriyi ısıtmak şeklindedir.(*) Dağlama aletinin ısısı deriye tesir edene kadar uygulanır.Bu şekildeki  “dağ” dimağı rutubetlendirir, yani  “tartip” eder (Hıltlar nazariyesine göre).

Dayanıklı hastaların arka omurgalarına yapılan dağlamadan sonra ilâç tedavisi uygulanır.

Akupunktur Yöntemi İle Karşılaştırma:

Cerrahiyetü’l Haniye’de mâl-i hülyâ’nın tedavisinde kullanılan ve minyatürler üzerinde resmedilen dağlama noktaları çeşitli ruh hastalıklarının tedavisinde kullanılan akupunktur  noktaları ile kıyaslandığında bunların benzer noktalar oldukları görülür .

Görüldüğü gibi bu 15. asır metninde uygulanan “dağlama” yöntemi akupunktur ve moksa gibi bir “uyarı aracı” olarak kullanılmaktadır. Yapılan karşılaştırma neticesinde  Şerafeddin Sabuncuoğlu’nun vücuttaki akupunktur noktalarını bildiği; kendine özgü bir yöntem ile bu noktaları ısıtarak uyardığı ve bu metod ile hastaları tedavi ettiği anlaşılmaktadır.

(*)Dip Not:Geleneksel Uygur Çin tıbbındaki moksa uygulaması.

GÜNÜMÜZDE UYGULADIĞIMIZ İNTEGRATİF TIP MODELİNİN VE SAĞLIKLI YAŞAM ENSTİTÜSÜ İLE HAYATA GEÇİRİLMESİ PROJESİ

M.Ö.Yaklaşık olarak 20000 yıllarından günümüze kadar gelen tıp tarihinde, akupunktur yönteminin ilk uygulandığı ilkel kabilelerden Uygur Medeniyetine,oradan  Uygurlarla uzun yıllar boyunca iç içe yaşamış Çin  Medeniyetine geçişini ve daha sonra Çinlilerin bu yöntemi benimseyerek ve geliştirerek ve de daha çok yazılı belge bırakarak kendilerine mâl etmeye devam etmekte olduklarını gördük.

Gerçekte temeli  Türk kültürüne ve geleneklerine dayanan, yaklaşık yedi bin yıllık kökeni olan bu halk tıbbı ,günümüz modern tıbbı karşısında , özellikle 20. yy da geri bıraktırılmıştır. Kanımızca modern tıp, sanayi devrimiyle birlikte gelişmesine farklı bir yöne çevirirken, köklerinden kendisini  ayırmıştır. Bunun sonucu olarak günümüz tıbbı, insanı sadece makine gibi tamir edilmesi gereken bir nesne olarak algılamaya başlamıştır. Modern görüntüleme ve tedavi yöntemleri de dahil olmak üzere bütün modern Tıbbi teknik gelişimler, hekimi sanatsal tıp yaklaşımından uzaklaştırarak bu sürece ivme vermektedir.

Projemizin amacı, modern tıp temelinden uzaklaşmadan, Anadolu ve Türk kökeni olan halk tıbbında kullanılmış tüm bitkisel tedavi yöntemlerini, kişiye özgü doğru beslenme  ve egzersiz alışkanlıklarını kapsayan geniş yelpazeye, özellikle Uygur-Çin tıbbında oldukça önemli bir yer tutan akupunktur tedavisini de ekleyerek  (oriental medicine ) yeni bir sentez tıbbı oluşturmaktır. Böylece farklı kökenlerden kaynaklanan ancak temeli insan sağlığına dayalı tüm bu ilimlerin, günümüz teknolojik tıbbının ileri teşhis olanaklarını kullanarak hepsinin bir arada değerlendirilmesi sonucu, her birinin insan sağlığı üzerine tek başına sahip olduğu etkilerin bu sentezle daha da güçlendirilmesi  amaçlanmaktadır.

2000 yıldan uzun bir süredir Çinli doktorlar,vücuttaki işlevsel bozuklukları belirlemek için nabız teşhisine güvenmişlerdir. Bugün dahi Çin tıbbında nabız okuma yeteneği en önemli teşhis aracı olarak yerini korumaktadır. Ne yazıktır ki, Doğu tıbbını uygulayan Batılıların ancak çok azı bu sanatta gerçekten yetkinleşmiştir.

Bu doğal tıbbi tedavilerin doğu terminolojisinde anlamları alt başlıklar halinde incelenebilir. Bunların arasında başlıca yer tutan, Akupunktur aslında Latin terminolojide  “akus; iğne, punctus; batırmak”  anlamına gelmektedir. Aslında bunun tam Çince karşılığı “zhen- jiu- ology” olup zhen; akupunktur, jiu; moksibasyon, ology; bilim anlamına gelmektedir.(20) Burada akupunktur kuru iğne batırmak, moksibasyon(Moksa ısıtan özel tütsü)  ise bedende ısı oluşturan tüm yöntemlerin bir arada kullanılmasıdır. İşte bu yöntemler sırasıyla akupunktur,  sağlıklı ve dengeli beslenme, psikoterapi , fitoterapi, aromaterapi, tıbbi masaj ve tüm ekolleri (orta Avrupa , İşveç tekniği, manuel lenfatik drenaj , klasik masaj ve spor masajı, bağ doku masajı, shiatsu,tuina vb), manuel tedavi, osteopati, şiropraksi, balneoterapi (banyo ve kaplıca tedavileri), müzikle tedavi (Türk müziği makamlarının sağlık üzerine etkileri), etnik dans çalışmaları, bedensel bütünlüğü sağlayan nefes-duruş-hareketle başlayan ardından zihinsel ve ruhsal bütünlüğü tamamlayan inanç ve kültürlere göre farklı konseptler (yoga, namaz, meditasyon , dua vb), enerji temelli tedavi metodları (, tai chi, chi gong vb) sayılabilir.

Bu alt grupları biraz daha açarak başlıklar vermek gerekirse, doğal tedavilerin yapıldığı bu tıbba alternatif değil modern tıpla beraber bütünleyici (integratif) tıp demek daha doğru olacaktır .

Uygulayıcının akupunktur eğitimi,WHO nun 1999 da yayınladığı dergiye göre 2500 saat olarak önerilmiştir.1000 saatten az olmamak kaydıyla da uygulanmalı ve klinik çalışma  gerektirir.

Bu ileri seviyeli eğitimin amacı akupunktur uygulamalarının,milli sağlık servislerinde kullanılmasıdır.Bu eğitim sayesinde hastanelerde seçilmiş bazı hastalara akupunktur uygulamaları veya sağlık merkezlerinde sağlık hizmeti olarak akupunkturu uygulamaları olacaktır ve bu kişiler her zaman yetkili hekim memurun gözetimi altında olacaktır.(18)

  • Akupunktur : Bir refleks tedavi metodudur. Vücutta ve kulakta bulunan ilaç etkisi yaratan yeri ve özelliği belli nokta ve alanlar, altın –gümüş-çelik iğnelerle veya lazer ışınlarıyla uyarılarak vücudun doğasında bulunan ilaçlar salgılatılır. Günümüzde sanıldığı gibi akupunktur sadece  kilo ve sigara problemlerinde değil aşağıdaki listede bulunan dünya sağlık örgütünce onaylanmış bir çok hastalığın tedavisinde bilimsel bir metod olarak kullanılmaktır.

Planlanan yeni sentez tıbbı  ile efektif tedavi edilebilecek hastalıklar aşağıda verilmiştir:

Kas-iskelet sistemi hastalıkları

Disk Hernisayonu (*) (Bel ve Boyu Fıtığı)

Siyatalji (*) (Siyatik)

Topuk Dikeni (*)

Servikal Artoz (*) (Boyun Kireçlenmesi)

Gonartroz (*) (Diz Kireçlenmesi)

Koksa Artroz (Kalça Eklemi kireçlenmesi)(*)

Omartroz (Omuz eklemi kireçlenmesi)(*)

Kondromalazi Patella

Myofasyal Ağrı Sendromları

Tennis Elbow (*) (Tenisçi Dirseği)

Karpal Tünel Sendromu (*)

Çene Eklemi Ağrıları

Romatoid Artrit (Palyatif idame Tedavisi)

De Quervain Hastalığı

Koksigodini (Kuyruk Sokumu Ağrısı)

Psikojen Ağrılar

Tortikollis (*)

Fonksiyonel skolyoz (*)

Osteoporoz (*)

 

Gastro-intestinal Hastalıklar

Akut ve kronik Farenjit (*)

Diş Çekimi Sonrası Ağrı

Gingivit (*) (Diş Eti iltihabı)

Aft (*)

Akut ve Kronik Gastrit (*)

Akut ve Kronik Ülser (Palyatif idame Tedavisi)

Mide Hiperasiditesi (*)

Kontipasyon (*) (Kabızlık)

İshal (*)

Hıçkırık (*)

Kolit (*)

Ülseratif kolit (*)

Safra Akımı Bozuklukları

Karaciğer Yağlanması (Hepatosteatoz)

Bulantı, kusma (*)

 

Ürogenital Hastalıklar

 

Enürezis Nocturna (*) (Gece Altını Islatanlar)

İdrar Kesesi Hastalıkları (Sistit, Nörojenik Mesane, Kontraktil Mesane) (*)

Prostat Sendromları (*)

Renal Kolik (Böbrek Taşı Ağrısı) (*)

Frijidite (Cinsel Soğukluk) (*)

Empotans (Cinsel Yetesizlik) (*)

Dismenore (*) (Ağrılı Adet Görme)

 

Kalp ve Dolaşım Sistemi Hastalıkları

Hipertansiyon, Hipotansiyon (Asabi, Esansiyel) (*)

Hiperkolesterolemi, Hipertrigliseridemi

Ekstremitelerdeki Dolaşım Bozuklukları

Varis

Raynaud Sendromu (*)

Lenfödem (Lenfa Drenaj Masajı Tedavisi)

Ateroskleroz (Damar Sertliği)

 

Psikiyatrik Hastalıklar

Sigara Bağımlılığı (*)

Alkol Bağımlılığı (*)

Depresyon (*)

Korkular, Tikler (*)

Kekemelik

İnsomnia (*) (Uykusuzluk)

Konsantrasyon Bozukluğu

İştahsızlık (*)

Psikojen Obezite (Şişmanlık)(*)

Histeri (*)

Gece Krampları, Kasılmaları, Bacak Ağrıları (*)

İlaç Bağımlılığı (özel Şartlar)

Kronik Alkolizm (özel Şartlar)

Korkular ve Tikler

Kronik Yorgunluk Sendromu (*)

Anoreksxia nevroza

 

Endokrinolojik Hastalıklar

Adet Düzensizliği, ağrıları (*)

Tiroid Hormon Düzensizliği

Östrojen-Progesteron-ProlaktinHormon Düzensizliği

Diabet (Sekonder hasarı onarıcı olarak)

Selülit (Lenfa drenaj masajı, akupunktur) (*)

Aşırı terleme, aşırı ifrazat

Anorexia nevroza

İştahsızlık (*)

 

Solunum Sistemi Hastalıkları

Astım (*)

Akut ve Kronik Bronşit (*)

Gripal Enfeksiyon (*)

Allerjik Rinit (*)

Akut ve Kronik Sinüzit (*)

Ses Kısıklığı (*)

Larenjit (*)

 

Kulak Burun Boğaz Hastalıkları

Tinnitus (Kulak çınlaması) (Boyun Kaynaklı)

Meniere Sendromu

 

Nörolojik Hastalıklar

Baş Ağrıları ve Migren (*)

Periferik Nöropati

İnterkostal Nevralji*

Fasial Paralizi (*) (Yüz Felci) –ilk Altı Ayda–

Trigeminal Nevralji (*)

 

Göz Hastalıkları

Allerjik Konjonktivit

Glokom (Göz Tansiyonu)

 

Cilt Hastalıkları

Akne (*)

Ürtiker ve Allerjik Dermatid (*)

Zona ve Sekeli (*)

Egzema

Psöriazis (Sedef Hastalığı)

Sedef (*)

Saç Dökülmesi (*)

 

(*): WHO’nun akupunkturla tedavi edilen hastalıklar listesinden alınmıştır.

 

  • manuel terapi – osteopati –şiropraksi : Halk arasında kırık çıkık tedavisi olarak bilinen ve hekim dışı kişilerin yaptığı geleneksel bir metod olarak yaygın kullanılmaktadır. Omurga ve preferik eklemler arasındaki yer değiştirmelerin, hekimin yaptığı bir takım özel manevralarla doğru anatomik pozisyona getirilmesidir. Bu işlem, manuel traksiyon, post-izometrik relaksasyon, mobilizasyon  ve manüpülasyonu içerir . İlk üç işlem fizyoterapist ve hekim ancak son manipülasyon işlemi sadece hekim tarafından yapılır.Bu eğitimler fizyoterapist ve uzman hekim grubuna altı ay – üç yıla varan eğitim süresince öğretilir. Bu standartlar manuel tedavi için geçerlidir.

Osteopati ve şiropraksinin uluslar arası uygulamalarında bu iki meslek grubunda  hekim olma şartı aranmamaktadır. Bu yüzden manuel tedavi eğitimi uluslar arası tıp çevreleri tarafından daha bilimsel olarak kabul görür.  Bu eğitim integratif tıp eğitim programı içinde yer almakla beraber isteyen pratisyen hekim ve diğer branş hekimleri bir diploma programı içinde bu eğitimi alabilirler.

 

  • tıbbî masaj: masaj, bilinen en eski tedavileriden biridir. Eski çağlardan beri ağrıların giderilmesinde sıvazlama ovma gibi hareketleri,çeşitli kültürler tarafından tedavi amacıyla kullanılmıştır.Tedavi masajının kökleri geleneksel Çin tıbbına dayanmaktadır.Yazılı belgeler (M.Ö. 2000) yıllarına kadar uzanmaktadır. Hipokrat ve asclepiades , masaj ve egzersizden birlikte söz eden otoritelerin başında gelirler. Masaj doğu ve batı kültürlerinde farklı bir gelişim göstermiştir. Sınavlar, Fin ve İsveçliler masajı sağlık kültürlerinin önemli bir parçası olarak görmüşlerdir. Masaj 16. yy da modern cerrahi alanında, cerrahi sonrası eklem sertlikleri ve yara iyileşmesinde Fransız Ambrois Pare tarafından kullanılmıştır. 19.yy’da İsveç masajını Ling geliştirmiştir.Mcmillan birinci dünya savaşı sırasında masajın yaralı askerlerin rehabilitasyonlarında geniş ölçüde önderlik etmiştir. Ağrıda kapı kontrol kuramını geliştiren Melzack yapmış olduğu çok sayıda klinik çalışmalar ile diş ağrısı ve bel ağrısında manuel masajın etkinliğini kanıtlamıştır.

 

  •   1- otonomik veya refleks yaklaşımlar.
  •   2- mekanik yaklaşımlar
  •   3- hareket yaklaşımları
  • tedavi masajı , kas – deri – ligament –fasya – ve yüzeyel dokular altında kalan baz yapılarak sistematik ve bilimsel şekilde uygulanan bazı manevraların bireysel ve kombine bir şekilde uygulanmalarına verilen addır.

 

  • Sınıflandırma :

1- Batı teknikleri :

a- Klasik masaj

b- Bağ doku masajı

c- Miyofasyal gevşetme tedavisi

d-Spor masajı

e-Manuel lenfatik drenaj masajı

2-Doğu teknikleri :

a-tuina

b-şiatsu

c-thai masaj

 

  • Tüm bu yöntemler çoğu zaman hekim dışı hatta sağlıkla ilişkisi olmayan kişiler tarafından da yıllar boyu uygulanmıştır. Bu projede tedavi masajı ile anlatmak istediğimiz, bu uygulamaların hekim  ve yardımcı sağlık personeli ( ebe hemşire sağlık memuru ) tarafından öğrenilip doğru uygulanmasını sağlamak,eğer bu kişiler bunu bir meslek olarak seçeceklerse ilgili temel ve ilgili ileri düzey eğitim verilerek hekim kontrolünde tedavi edici etkileri görülerek uygulatabilmektir.Eğer hekim dışı kişiler bunu meslek olarak seçmek isterlerse , ilgili temel ve ileri düzey eğitimler enstitü tarafından verilebilir. Bu program kabul görürse ayrıntılı masaj eğitim programları hazırlanıp sunulacaktır.

 

  • Psikoterapi :Kuşkusuz hasta hekim ilişkilerinde , hekimin psikolojik tıp yaklaşımı çok önemlidir.Psikoloji ve psikyatri her ne kadar tıp fakültelerinde ders ve staj olarak işlense dahi  hekimlik yaşamında özümsenmesi, hekimin bu konuya bakış açısına bağlı kalmaktadır. Hastasını dinleyen hekimin psikoterapi bilmesi teşhis ve tedavide sayısız yararlar sağlayacaktır.Bu eğitim integratif tıp eğitim programı içinde yer almakla beraber isteyen farklı  branş hekimleri ve pratisyen hekimler bir eğitim programı olarak bunu  enstitü bünyesinden alabilirler.

 

  • Beslenme tıbbı :Türkiye de diyetetik lisans eğitimi sadece diyetisyen meslek grubuna verilmektedir.Maalesef tıp doktorlarının bu eğitimleri sadece basit temel bilgi düzeyinde kalmaktadır.Sağlıklı yaşam enstitüsünde planladığımız eğitim hem tıp doktorlarını hem de diyetisyenleri  kişiye özel beslenme programı hakkında bilgilendirmek hedefindedir. Kısaca izah etmek gerekirse, kişiye özel beslenme önce vücut kompozisyonunu yani vücudu oluşturan kas, yağ, kemik, bağ doku,su gibi bileşenleri yorumlamakla başlamalıdır.Bünyeye özel ve hastalık tedavilerini destekleyen beslenme bilimi de öğretilmelidir.Bunun için Batı standartlarında bilimsel yayınlarda kullanılan BİA (bioimpadance  analyzer ) aleti kullanılmalıdır. Bir çok ülkede ve Türkiye de  OTC’ lerin  doğru seçimi ve bunların etken maddeleri hakkında yeterli şekilde hekimlerin bilgilendirilmesi gerekmektedir.Obez nüfus tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hızla artmaktadır. Bu durumun önlenmesi halkın ve hekimlerin doğru bilgilendirilmesi ile mümkündür. Bu konudaki tedaviler sorgulanmalı, obezite sadece kozmetik bir sorun değil, bir hastalık olarak kabul edilmelidir.Beslenme tıbbı eğitimi ve bu konuda doğru yaklaşımlar  Almanya’da Hamburg Üniversitesi, Beslenme Tıbbı bilim dalında halen başarıyla yürütülmektedir.Sağlıklı yaşam enstitüsü Hamburg Üniversitesi beslenme tıbbı ile iletişime geçerek bu eğitimi Türkiye’de tıp doktorları için diploma isteyen diyetisyenler içinde lisans üstü eğitim olarak planlayacaktır.

 

  • Fitoterapi / herbal tedavi ( şifalı otlarla tedavi ): Yunanca phyton (bitki ) ile the rapeia(tedavi)kelimelerinden oluşan fitoterapi, hastalıkların taze veya kurutulmuş bitkiler ve onların doğal ekstreleri ile tedavi edilmesi yöntemine verilen addır. Anadolu insanı Yontmataş çağından beri bitkileri tedavi amacıyla kullanmaktadır.M.Ö.50.000 yıllarında Hakkari’nin  güneyindeki Şanidar Mağarası’nda ortaya  çıkarılan Nean derthal mezarları içinde bulunan bitki örnekleri bu varsayımın sağlam kanıtlarıdır. Çin en eski yazılı kaynaklardan biri M.Ö 3200 senelerinde imparator Shen Nung  tarafından yazılan Pen T’srao isimli Çin Farmakopesi’dir ve 300’den fazla drog içermektedir. Bir çok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de OTC (bitkisel ve hayvansal kökenli gıda takviyeleri )‘lerin doğru seçimi, kullanımı ve bunların etken maddeleri hakkında yeterli şekilde hekimlerin bilgilendirilmesi oldukça önem taşımaktadır.

 

  • Fizyoterapi ve egzersiz tedavisi
  • Bel ve boyun okulu
  • Pilates
  • Hamile jimnastiği
  • Refleks tedavisi
  • Çevre sağlığı ( bu bölüm günümüzde halk sağlığı kürsüleri tarafından yapılıyor )
  • Balneoterapi ( banyo ve kaplıca tedavisi )

ENERJİ TIBBI

Modern Batı Tıbbı teknikleri ve Doğu Tıbbı’nın geleneksel teşhis yöntemleri   (nabız,dil,kulak teşhisleri)  ve Doğu Tıbbı prensiplerinden ortaya çıkan bilimsel Kirlian Görüntüleme Tekniği (ki biz buna  “Fiziksel ve Emosyonel Vücut Analizi”diyoruz), muayene sonucunda teşhisimize yardımcı olmak amacıyla ve aynı zamanda bu teşhis çerçevesinde tedaviyi planlarken bir yol gösterici olarak kullanabileceğimiz bir yöntemdir.

Kirlian etkisine dayanarak  St.Petersburg’da Prof.K.Korotkov tarafından geliştirilen bu yöntem, yüksek yoğunlukta bulunan herhangi bir biyolojik objenin elektromanyetik ortamdaki analizinin bir bilgisayar kaydıdır.

Bu yöntemde kişiye iki metal plakadan geçirilen yüksek gerilimli doğru akım uygulanır.Bu akım sonucunda parmakların ucundan   çıkan gaz  görüntülenmektedir. Görüntülerdeki geometrik şekillerin yapısı, renklerin,tonların (parlaklık-matlık gibi) değerlendirilmesi sonucunda vücuttaki geçmiş, mevcut ve de yakında oluşması muhtemel sağlık problemleri tespit edilebilir. Burada görüntülenen şey, mistiklerin çoğunlukla anladıkları “aura”değildir; elektriksel bir alanın sağlık durumlarına bağlı olarak farklılık gösteren ve çeşitli şekillerde ışıklı olan bir “hale” (korona) dir. Bu yöntem ile birkaç saniye içinde veri toplama ve analiz yapılabilir. En zayıf organlar,vücuttaki sistemlerin (kas-iskelet sistem,endokrin sistem,kalp damar sistem,Gastro intestinal sistem,üro genital sistem,nöro vegetatif sistem vs..),beyin sistemi ve vücudun genel durum akışındaki bir bozukluk gözlemlenebilir. Bu uygulama, Rus Bilimler Akademisi tarafından sınırlama olmaksızın sağlık sektöründe kullanılmak üzere onaylanmıştır.Finlandiya ve İsveç de bu yöntemi resmen kabul etmiştir, diğer gelişmiş ülkeler de çok yakında kabul etme yolundadır.

Sonuç olarak;

Uzman hekim tarafından yapılan bütün bu yöntemlerle muayene (modern Batı Tıbbı teknikler,geleneksel Doğu Tıbbı yöntemleri,Enerji Tıbbı çerçevesinde Kirlian Ölçümleri) sonucunda yapılması gerekenler hastaya anlatılmalıdır.

Amaç;

  • Doğu ve Batı Tıbbı Sentezi
  • Bütünleyici Yaklaşım (İntegratif Tıp) olmalıdır.

Burada:

  • Fizik,zihin,ruh bütünlüğü
  • Hastanın yaklaşım ve sorumluluğu
  • Hekimin yaklaşım ve sorumluluğu son derece önemlidir.

Ayrıca;

  • Hekimin analiz,içgüdü ve deneyimleme yetisi
  • Empati kurma başarısı
  • Ve güçlü iradeye sahip olması gerekmektedir.

Hekimin psikolojik tıp yaklaşımı çok önemlidir.Hastanın duygu-düşünce-davranış bütünlüğü olan “emosyonlar”ı çok iyi bir şekilde analiz edilmeli ve bunları dengeleme çalışmaları hastaya öğretilmelidir.

Hastanın bozuk yaşam stili değişmezse,hastanın  tedavi sonucunda oluşan iyilik halinin tekrar bozulacağı hastaya kavratılmalıdır.

Sonuç olarak biz, “Gerçek Tıp” dediğimiz bu yaklaşımı, hastaya ilk muayene sırasında anlatıyoruz.

Yapılan tüm bedensel ve zihinsel analizler sonucunda olması en muhtemel teşhisi ve öngördüğümüz tedaviyi  hastamızla tüm ayrıntılarıyla paylaşıyoruz. Hasta ve hekim bu konuda karşılıklı onayı verdiği zaman tedaviye başlıyoruz ve tedaviyi başarıyla sonuçlandırabilmek için elimizden geleni yapıyoruz.

Bu noktada,taşıdığımız hem bilimsel, hem de vicdani sorumluluk nedeni ile hastanın tedavi süreci içerisinde ara kontroller yapıyoruz. Eğer bu süreçteki gelişmeler pozitif yönde ise tedaviye devam ediyoruz.

Anadolu ve Türk kökeni olan halk tıbbında kullanılmış tüm bitkisel tedavi yöntemleri, kişiye özgü doğru beslenme  ve egzersiz alışkanlıkları, geleneksel Uygur- Çin tıbbında önemli tedavi uygulamalarını modern tıp temeline uyumlu yaklaşımlarla geniş anlamda ele alarak,tüm bu verilerden hareketle,uluslararası ve ulusal hakemli yayın ve kitaplar taranarak yapılan geniş bir literatür araştırması sonrası,  Almanya Hamburg üniversitesi  Uygur özel bölgesi Geleneksel Çin Tıbbı Fakültesi ve İstanbul, Ankara, İzmir eczacılık fakülteleri öğretim üyeleriyle irtibata geçmek planlanmıştır.Bu eğitimi kurulacak sağlıklı yaşam enstitüsü bünyesinde tıp doktorlarına, özellikle fizik tedavi ve rehabilitasyon, ortopedi ve travmatoloji uzman hekimlere, manuel terapi, fitoterapi, tıbbi masaj, beslenme tıbbı başlıkları altında diploma programı ve akupunktur alanında sertifikalı hekimlere de lisansüstü eğitim olan olarak sunmayı planlamaktayız.

Bu eğitimi integrative tıp eğitim programı içinde yer almakla beraber isteyen farklı  branş hekimleri ve pratisyen hekimler bir sertifikasyon programı olarak bunu  enstitü bünyesinden alabilirler.Bu eğitim şu anda tıp doktorlarına Yeditepe Üniversitesi-İstanbul ve İstanbul Ümraniye devlet hastanesinde verilmektedir. Biz  sağlıklı yaşam enstitüsünde bir lisans üstü program olarak ( post- graduate ) bir ileri seviye eğitimi planlamaktayız.

Öngördüğümüz bütünleyici tıp yaklaşımının tüm sağlık sistemine entegre edilmesi için,hastanın olduğu kadar hekimin de eğitimi önemlidir ve gereklidir. İşte bu önerdiğimiz “Sağlıklı Yaşam Enstitüsü Projesi”, hem eğitim alanında hem de sağlık alanında hizmet verecek olan kurumun tüm çalışmalarını içermektedir.

KAYNAKÇA:

(1)- ŞENER Cemal, “Türklerin Müslümanlıktan Önceki Dini,Şamanizm”,İstanbul,1997.

(2)-İNAN Abdülkadir, “Tarihte ve Bugün Şamanizm”,TTK,1995.

(3)-Prof.Dr.ÖGER Bahattin, “İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi”,İstanbul.

(4)-ABDUŞÜKÜR Muhammed Emin, Kutadgu bilig haznesi, Uygurçe, 525.s, 2000, Urumçi, Şin-cang halk yayınevi.(5)-Prof.Dr. ÜNVER, Süheyl, Ugurlarda Tıb, Uygurçe, 3.s, 1997, Ürümçi, Şin–cang Fen ve Sağlık yayınevi.

(6)-MUHAMMED EMIN, Abduşükür, Uygur felsefe tarihi, Uygurce, 31-sayfa, 1997, Ürümçi, Şin-cang Halk yayınevi. ÇEÇEN, Anil, Türk devletleri, Türkçe, 42,-44,s, 2007, Ankara, Fark yayınları

(7)-CHURCHWARD James : The Children of Mu . Brotherhood of Life Albuquerque New Mexico USA 1998

(8)-Prof.Dr. ÜNVER Süheyl, Uygurlarda Tababet 65, 66 s. İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi   Enstitüsü Sayı : 3 Yeni Laboratuvar Yayımları 1936

(9)-Doç.Dr.BAYAT Ali Haydar,Tıp Tarihi Araştırmaları-3, İstanbul 1989

(10)-Dr.AMAL  Alami : L’Islam et la Culture Medicale  ou  Medecine et Biologie Dans Leur Rapport Avec L’Islam 1979 Yılında kabul edilmiş ve yayınlanmış tezi.

(11)-Ebu. Davud Tıp H. 3859. 3860-Tirmizi Tıp H. 2052- İ. Mace Tıp H. 3484. 34-Buhari Tıp

(12)-CINA Mohammad  Ali Qureshi :  Supremacy Of Arabian Medicine İn Europe.  A Chapter Of Cina’s History Of Medicine

(13)-AMMAR Sleim: Médecine de L’Islam   1984

(14)-Doç.Dr.BALAY Mehmet N,  “İbni Sina”, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay. Ankara 1988

(15)-TURA Hazmi ve Prof.Dr. ÜNVER Süheyl, tarafından 1937 de yayınlanan makale (orjinal eser Süleymaniye Kütüphanesinden alınmıştır).

(16)-TABÎB İBN-İ ŞERÎF , Yâdigâr 15. YY.Türkçe Tıp Kitabı, İstanbul 2004

(17)-Doç.Dr.SARI Nil, Tıp Tarihi Araştırmaları-2,İstanbul 1988

(18)-World Health Organization 1999

(19)-FLOWS Bob, Çin nabız teşhisinin sırları

(20)-Tianjin Sciences & Technology, China Zhenjiuology



Hakkımızda

Gizlilik İlkeleri

Kullanıcı Sözleşmesi

İletişim